Eclairs-1-533x800[1]

Ulusal Çikolatalı Ekler Günü diye bir gün de varmış! O gün de bugünmüş (22 Haziran). Bu eklerleri de vesilesiyle Le Meridien Otelleri hazırlamış. Resimleri Pursuit’ten aldım. İstanbul’da da servis ediliyor mu, onu da bilmiyorum bakın. Olsun. Resim iştah açıyor. Sayfada da güzel duruyor. Madem; sizin de Ekler Günü’nüzü kutlarım.

 

Gün geçmiyor, İstanbul’da yeni bir kahvecinin açıldığını duymayalım. Görünen o ki, büyük kahve zincirlerinin başarıyla açtığı yolu daha butik, daha kaliteli, daha mahalle, daha ‘daha’ kahveciler doldurmaya başladı. Bize de keşfedip, keyfini çıkarmak kaldı.

MOC_KUS BAKISI 2MOC İstanbul yani Ministry Of Coffee’nin açıldığını ilk duyduğumda ‘bir kahveci daha mı’ diyerek dudak büktüğümü itiraf etmeliyim. Ama gidince çark ettim. Nedenine gelince…

MOC, üç ortağın, kapılarını henüz Nişantaşı Şakayık Sokak’ta açtığı, yepyeni bir mekân. Ben sabah kahvesine gittiğimde, ortaklardan Sam Cevikoz’a rast gelince, hikâyesini de öğrenme şansı yakaladım. 43 yılın ardından, 10 ay kadar önce, Sidney, Avusturalya’dan İstanbul’a geliyor, Cevikoz. ‘Neden’ diye soracak oluyorum, ‘Neden herkes aynı şeyi merak ediyor’ diyerek cevaplıyor beni. Herkesin bir yerlere gidesinin olduğu bu günlerde tersine rastlamak zor, diyemiyorum.

Cevikoz’dan 30 yıldır kahveci olduğunu, uluslararası barista eğitmeni olduğunu öğreniyorum. Buraya da tecrübesini paylaşmaya gelmiş anlaşılan.

MOC

MOC’a dünyanın farklı yerlerinden toplanan, birbirinden iddialı, 12 farklı çeşit kahve getirerek başlamışlar işe. Bu sayı giderek artacak gibi duruyor. Tüm kahveler burada kavruluyor ve bizzat Cevikoz tarafından harmanlanıyor. “Kahveyi getirmek yetmiyor, çok iyi ‘blend’ (harmanlamak) etmek de gerekiyor” diyor Cevikoz. ‘İyi kahve’ olayının tam da bu noktada başladığını anlıyorum. En iyi kahvenin, havanın nem oranından tutun da suyun ‘ph’ derecesine kadar, pek çok detayı göz önünde bulunduran, ayarı en iyi dengeleyen barista’ların elinden çıkabileceğine ikna oluyorum. 30 yıllık deneyimini burada konuşturduğunu anladığım Cevikoz, MOC’da beraberinde çok iyi üç barista ile birlikte çalıştığını da sözlerine eklemeyi ihmal etmiyor. Bir de, dünyanın çeşitli yerlerinde vermeye devam ettiği, yine dünyanın her yerinde geçerli, sertifikalı, barista eğitimlerini burada vereceğini söylüyor. Sadece meraklıları için başlangıç seviyesinde derslerin de olacağını öğrenip, mutlu oluyorum.

MOC’da bilindik espresso, cappucino gibi kahvelerin yanı sıra dünyada çok rastlanan, bizlerin ise yeni yeni görmeye başladığı özel kahve çeşitleri de mevcut. Cevikoz’un tavsiyesi, ve evet, isminden anlaşılacağı üzere biber ile yapılan ‘Chilli Mocha’ oluyor. Ben diğer tavsiyesini deniyorum. ‘Cold brew’ denilen, 24 saate kadar damıtılarak hazırlanan ve buzla servis edilen bir kahveleri var ki, kahveseverlerin tatmasını özellikle tavsiye ederim. İsterseniz şişelenmiş halde alıp, eve de götürebilirsiniz. Sadece içmek üzere değil, kahvelerin kendilerini de, kahve yapımında kullanabileceğiniz, ‘syphon’ ismi verilen, evlerde makine kahvesi kalitesinde kahveler yapabileceğiniz, şık alet veya diğer aparatlardan da satın alabiliyorsunuz.  Ya da bir mekân sahibisiniz diyelim, toptan kahve satışı da mevcut. İçeri kısımda devasa bir ‘roaster’ makinesi var. Galiba benim gördüklerimin en büyüğü. 15 kilo kadar geliyormuş.

MOC_COLD BREW

Resimlerden de anlayacaksınız, mekân da oldukça ferah, geniş. Roaster bölümüne de, kurs verilecek kısma da, ya da üst katta ‘lounge’vari oturma grubu ile girişteki klasik kahve set-up’ına da yer var. Duvarları kahveyle ilgili aksesuarlar, kitaplar ve bence etkileyici bir duvar resmi ile (üst katta) 2 bin adet vida ile yapılmış ilginç bir dünya haritası süslüyor. Tüm bu kahvelerin yanında yiyebileceğiniz çeşitli tatlı ve tuzluların bulunduğunu da söylemeden geçmeyeyim.

Bu arada, sadece MOC değil, bundan böyle her sokakta açılacak ‘iyi’ kahveci kabulüm. Freelance çalışmanın nimetlerinden biri işte, hepsinin keyfini süreceğim.

NOTLAR:
Servis: Servis mevcut. Kendiniz de alabilirsiniz. Hatta alıp gidebilirsiniz de… Keyfiniz nasıl istiyorsa.
Tavsiye ettiklerim: Baristaların sesine kulak verin derim. Bir de, ‘Cold Brew’dan tatmalısınız.
Çalışma saatleri: Her gün 08.00-23.00 arası açık.
Fiyat: Kahve çeşitleri 6-12 TL arasında değişiyor

*Bu yazı Pudra.com için yazılmıştır.

Bu harika evi ve satılık olduğunu Luxuo“dan öğrendim. Resimlerini yayınlamadan önce yazayım: Ev ya da gerçek ismiyle Chateau de Primard, Fransız oyuncu Catherine Deneuve”e ait ve Paris”e yaklaşık bir saat (75 kilometre) uzaklıkta yer alıyor. 3.9 milyon euro”dan (5.4 milyon USD eder) da satışa çıkmış.

Chateau-de-Primard-600x450

1200 metrekarelik havuzlu şatoda8 ida yer alıyor. Ayrıca 50 metrekarelik bir mutfak ve 70 metrekarelik de bir sauna mevcut.  Ayrıca arazisinden geçen bir de nehir (Eure Nehri) bulunuyor.

Chateau-de-Primard-Pool-600x450 Devamını oku →

Bu piknik sepetine Luxurylaunches.com’da rastladım. Tiffany & Co. üretmiş. Haberde belirtilmiyor ama sanıyorum ünlü mücevher markasının ilk piknik sepeti bu. Artık Tiffany mavisi de olarak bilinen renk kayışlarıyla Central Park (The Central Park Picnic Basket) ismi verilen bu piknik sepeti, tıpa, şişe açacağı, Hampton marka gümüş peynir ve servis bıçağı, iki Riedel şarap kadehi, ekmek ve tatlı tabakları, kumaş peçeteler ile yün battaniyesi eşliğinde satılıyor. Ücreti de 3.700 dolar olarak belirtilmiş.

central-park-picnic-basket-2-690x548

central-park-picnic-basket-1-690x473

fotoğraf 2

Canınız brownie çekti diyelim… Benim çekmişti. Peki, ne yaptım? Hemen internette tarif peşine düştüm. Tuhaf ama internete girince karşınıza ilk Jamie Oliver‘ın tarifi çıkıyor. Hatta aynı tarif art arda o kadar çok önünüze geliyor ki, acaba sahte mi diye düşünebilirsiniz. Ben öle düşündüm en azından. Neyse, değilmiş. Üstelik ben denedim. Baktım tarif işe yarıyor, paylaşmaya karar verdim. Buyurun:

Malzemeler: 250 gr tuzsuz tereyağ; 200 gr %70 bitter çikolata (ben Valonia’nın çikolatasını kullandım. Beşiktaş’da mağasaso var. 2.5 kg.’si 70 lira); 80 gr. kakao; 65 gr. un; 1 çay kaşığı kabartma tozu; 360 gr. pudra şekeri; 4 yumurta.

Tarif: Yağ ve çikolata benmari yöntemi eritilip, karıştırılıyor. Başka 1 kapta kakao, un, kabartma tozu, şeker karışıyor. Çikolatayı ekleniyor. Karıştırmaya devam. Yumurtalar çırpılıp, karışıma ekleniyor. İpeksi olana kadar karışacakmış, Jamie öyle diyor!?.
Karışım, içi pişirme kağıdı ile kaplanan diktörtgen ya da kare fırın kabına dökülüyor. Önceden ısınmış fırında 25’ pişiriliyor. Soğuyunca kesiliyor. Ek olarak; karışıma istersenirse, badem, fındık, çeviz vs. eklenebiliyor. Kuru meyve
de oluyor. Özellikle kuru kiraz, yaban mersini vs. Ben 1 portakal kabuğu rendesi ekledim. Başka da bir püf noktası yok söyleyebileceğim. Her türlü ortaya çıkandan memnun kalacağınızı düşünüyorum.

gram02

Kafa dağıtmak gerekir ya bazen; gezmek, yeni yerler görmek, yeni insanlarla tanışmak, en azından farklı insanlarla aynı havayı solumak iyi gelir, diyerek kendimi Beyoğlu’na atıvermişim. Ne öyle uzaklara gidecek halim ne de vaktim vardı açıkçası. Oturduğun mahallenin dışına çıkmak, kendi şehrinde turist olmak bile kafi gelir diyenlere kulak verdim. Pişman değilim!

İlk durağım, güne güzel bir sabah kahvesi eşliğinde başlamak üzere Gram oluyor. Gram, Şef Didem Şenol’un Karaköy’de yer alan lokantası Maya’dan sonra, 2012’de açtığı, benim de fırsat buldukça uğramayı ihmal etmediğim restoranı. Sadece kahve demiştim değil mi? Kendimi kusursuz bir sahanda yumurtanın yanında ayva reçeli ve tereyağı ile servis edilen muhteşem ‘brioshe’u yerken buluveriyorum.

Yeri gelmişken bilenlere hatırlatmak istediğim, henüz yolu düşmemiş olanlara ise şiddetle tavsiye ettiğim bir mekân Gram. Bu iki büyükçe masalı küçük lokanta benim için bir lezzet mabedi. Henüz içeri girer girmez, sol tarafınızda sergilenmekte olan, çoğunlukla tatlı, atıştırmalıklar önce acımasızca gözünüzü doyurur. Buradan kazasız geçeni görmedim. Ben mesela, her seferinde diyetimi eve götürmek için aldığım brownie’ler ile ödemekteyim. Ancak Gram’da sadece kahvaltı yok. Sabah 8.30’da kapısını açan mekânda öğlenleri (12.00-15.00 arası) açık büfe yemek servis ediliyor. Arzu ediyorsanız Gram’ın her gün değişen menüsüne de bakabilirsiniz. Bugün mesela, camın üzerine kaydedilmiş yemekler arasında tarhana çorbası, kuzu sırtı, köy tavuğu, kadayıfa sarılı keçi peyniri, yaban mersinli zeytinyağlı pırasa var. Unutmadan söyleyeyim, Gram 18.00’da kapanıyor ancak 10 kişi yahut üzerindeyseniz (oturarak en fazla 19 kişi olabilirsiniz) önceden rezervasyonla bir yemek organize edebilirsiniz. Bir de, pazar günü için heveslenmeyin, kapalı!

Gram
Meşrutiyet Cad. 107 D Tel: (0212) 243 1048
www.grampera.com

Bu yazı Pudra.com’da yayınlanmıştır.

Son günlerin en popüler restoranlarından biri İstanbul-Armutlu’da açılan Sushimoto. Sahibi Murat Patavi ne yaparsa güzel yapar diyor ve Pudra.com için Sushimoto’yu teftişe gidiyorum.

sushimoto-restaurant-yemek-mekan-mkl

Bir süredir farklı kişilerden duyuyordum zaten. Üzerine “Yeni bir mekân açılmış, gidip, yazar mısın” dediklerinde “Tabii” dedim, “Seve seve”… Baştan söyleyeyim, suşi severim, hatta yapımını öğrenmek için kursuna gitmişliğim, evde biçare, yapmayı denemişliğim de mevcut. Ama işte, o kadar. Bu sebeple; şehrin en yeni suşi restoranı Sushimoto’da yediklerimden çok gördüklerimi, dahası hissettiklerimi anlatacağım. Başlayayım mı?

Armutlu’nun ara sokaklarından birinde yer alıyor Sushimoto. Levent, Etiler, Bebek, Emirgan hattında oturanların kolay ulaşabilecekleri bir noktada… Küçük ama dikkat çeken bir mekân. Her daim de dolu anlaşılan. Geçerken uğramıyorsanız rezervasyonsuz gitmenizi önermem.
Bir kere, suşide tazelik önemli madem, buranın kalabalığı o konuda insanın içine su serpiyor. Ayrıca açık mutfak, balığı da, şefi de görmenizi sağlıyor. Sonra, masamıza servis yapan genç hanım olabilecek en yardımcı garsonlardan biriydi sanırım. Menüyü yorulmadan anlatmasını, önerilerini geçtim, en sakar günümde, bütün içecekleri art arda yerle yeksan ederken bile gülümsemeye devam ediyordu ya, tamamdır.
Kısaca menüde beğendiklerimi de sıralayayım: ‘Moto Style’ olarak adlandırılmış başlangıçlardan ‘Seabass Tiradito’ (trüf yağıyla servis edilen levrek dilimleri) öncelikli tavsiye edeceklerimden olur. ‘Tiger Prawn Special’ (iri karidesli, sıcak bir ‘roll’) da lezzetli ama başlangıç için çok doyurucu olabilir. Roll’larda ‘Salmon Asparagus’ (somonlu kuşkonmazlı) favorim oldu. Sushimoto Roll (yılan balığı ve avokadolu ‘roll’) ve ‘Ebi Tempura’ (kızarmış karidesli) çok lezzetliydi. ‘Nigiri’lerden, ‘Fatty Tuna’ iyidi. Şaşırtıcıdır, o kadar lezzetin içinde ‘eh’ dediğim bir ‘Sake’ yani somonlu ‘nigiri’ oldu. ‘Maki’ ve ‘Sashimi’lere yerim kalmadı. Zencefilli kızarmış sorbe (Ginger Sorbet Tempura) ise harika bir son oldu.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, masaya gelen tabaklar lezzetten önce görüntüleriyle insanı cezbediyor. Öyle ki, hani, ‘bir şeyin tadına eh’ diyecek olsanız, tabaktaki stil uğruna ses çıkaramazsınız, o kadar.

Kapısında vale hizmeti var, araba sorun olmuyor. İçeride ahşap banklar, masalar ve duvarda az sayıda aksesuar… Hepi topu bu. Kendi adıma, alışılanın aksine, modern Japon lokantası görünümünü beğendim. Şimdi, bu göz yormayan mekâna iyi bir ‘lounge’ müzik, lezzetli yemek, makul hesap ve güler yüzle yapılan servisi ekleyin. İşte benim Sushimoto’ya dair hissiyatım budur.

NOT:
Servis: Onlar en sakar benden memnun kaldılar mı bilmem, bana çok yardımcı oldular. Ayrıca, evlere servisi de mevcut!
Müzik: Lounge müzik seviyorsanız, harika.
Tavsiye ettiklerim: Somonlu kuşkonmazlı ‘roll’.
Rezervasyon: İyi olur.
Çalışma saatleri: Her gün 12.30 – 22.30 arası servis alınabiliyor.
Fiyat: İçki hariç kişi başı 60-90 lira arası bir hesap ödeniyor.

Sushimoto İstanbul 
Adres: Fatih Sultan Mehmet Mah. Bilgi Sok. No:26, 34500 Etiler, Armutlu, İstanbul
Telefon: 0212 277 9696
www.sushimoto.com.tr

Muhtemelen haberdarsınız; geçenlerde İngiltere’de yepyeni bir kadın dergisi yayın hayatına ‘Merhaba’ dedi. Derginin ismi, Porter. Modaseverlerin yakından tanıdığı alışveriş sitesi Net-a-porter’in ‘porter’i… “İnternet yayıncılığı öldürüyor” dedikleri bir zamanda, ‘online’cıların beklenmeyen bir manevra yaparak ‘offline’ arenada boy göstermeye karar vermesini dikkat çekici buluyorum. Hele bizde dergilerin art arda kapandığı bir dönemde…

net-porter-magazine-690x488

Burada size “Biz yanlışız, el doğru” demek istemiyorum, öyle olduğunu düşündüğüm epey zaman olsa da… Asıl ilgimi çeken, dergiciliğin şekil değiştirmiş olması. Burada, ya da dünyanın her hangi bir yerinde, eski, benim, bizim bildiğimiz, gördüğümüz dergicilik, yayıncılık yok artık. Bir süredir konuşuluyordu da, işte, Porter benim için bu savların ete kemiğe bürünmüş halidir.

Modanın yanı sıra kültür, sanat, güzellik ve seyahate dair konuların yer aldığı derginin ilk sayısında Julianne Moore ile, Uma Thurman, keza kapakta yer alan Gisele Bündchen ile harika röportajlar yer alıyor. Güzel çekimler, yorumlar, öneriler göz dolduruyor. Derginin Genel Yayın Yönetmenliği’ni bir zamanlar Harpers Bazaar’da görev almış, deneyimli editör Lucy Yeomans yürütüyor.

Öte yandan satışa yönelik bir çok teknik de uygulanıyor dergide. Sadece Net-a-porter ürünleri için değil farklı marka ve ürünlerin de yer aldığı dergide, cep telefonlarına yüklenen aplikasyonlar sayesinde tüm sayfalar ‘scan’ edilebiliyor ve sayfada yer alan ürünlerin marka, satış yeri ve fiyat bilgileri, hatta linkleri okuyucu/kullanıcı ile paylaşılıyor. Sadece haber değil dergide yer alan reklam sayfaları da ‘scan’ etme yöntemiyle okuyucusunu/kullanıcısını markaların web sitelerine yönlendiriyor.

Derginin sahibi ise, günde 6 – 8 milyon arasında değişen kullanıcı sayısıyla internetin dev, lüks mağazası haline gelen Net-a-porter  gibi bir internet devinin yaratıcısı Natalie Massenet. Massenet 13 yıl önce, o zamanki bankacı eşinin yatırımıyla kurduğu Net-a-porter’den önce Tatler isimli dergiyi yaratmış, 2010 yılında da Richemont Grubu’na satmış, girişimciliğini kanıtlamış eski bir dergici. Bir röportajında zaten, daha 2000 yılında, Net-a-porter öncesinde, işe dergiyi kurmakla başlamak istediğini belirtmiş. Basılı bir derginin, en azından bir ay süreyle, sehpaları süsleyecek olmasının markasına süreklilik sağlayacağına inanmasına rağmen, yeterli para ve ekibi olmadığı için, bu fikrini ötelemiş. Şimdi hepsine vakıf olduğundan zaar, bu defa, dergiye ait haberlerden öğrendiğim tabiriyle, ‘shoppable’ (alışverişe müsait diye çevireceğim) sayfaların yer aldığı bir dergi yaratarak eski günlere selam ediyor olmalı. Bu haliyle, yani Net-a-porter olarak online mecrada faaliyet gösterirken, hatta dijitalde ‘Edit’ isminde bir dergiye de sahipken, geleneksel anlayışta, basılı bir sürece giren ilk yayının patronu olması da cabası.

Son proje Porter’ın iki ayda bir yayınlanacağı ve her sayısının 400 bin adet basılarak 60 ülkede satılacağı belirtiliyor. Görünen o ki, iyi derginin her zaman okuyucusu ile buluşacağına inanç her yerde aynı. Burada farklı olan bu ürünün pazarlamacı tarafı kuvvetli kişiler tarafından yaratılmış olması.

Açıkçası ben de dergileri projelendirebilen, bu projeleri çoğaltabilen ve bunları hatasız, kaliteli bir içeriğe dayandırabilen, dahası teknolojiye ayak uydurabilenlerin ayakta kalacağına inanıyorum. Bu yüzden Porter’in gelişimini özellikle izlenmeye değer buluyorum.

Kaynak: PRnewswire.com

pannonica-mekan-bodrum-caz-restaurant-mkl

Aralık’ın 12’sinde kapılarını Bodrum’da açtı, Pannonica Jazz Bistro Lounge. Ünlü caz müzisyeni Ali Perret’nin müzik direktörlüğünde, sessiz sedasız, aniden… İşte o günden bu yana, Bodrum’da, ardı ardına müzik ziyafetleri veriliyor.

Şenay Lambaoğlu, Engin Recepoğulları, Neşet Ruacan, Çağıl Kaya, Ayşe Gencer, İmer Demirer, Serkan Özyılmaz, Bora Çeliker, Barış Ertürk, Nilüfer Verdi, Ferhat Öz, Volkan Hürsever, Uğur Güneş, Ali Perret… Caz müziğinin Türkiye’deki bu usta isimlerinin hepsinin yolu, son bir aydır, Bodrum’dan geçiyor. Dahası Bodrum önümüzdeki günlerde gittikçe sayıları çoğalacak bu isimlere ev sahipliği yapmaya devam edecek gibi gözüküyor. Nedeni ise 12 Aralık günü kapılarını Bodrum’da açan, cazseverlerin uğrak noktası Pannonica Jazz Bistro Lounge.

Devamını oku →

images

İki fütürist, Lisolette Lyngso ve Anne Skare Nielsen, Future Navigator isimli kitaplarında, başarıya giden yolda, yaptıkları işle ilgili manifestolarını yazmış. Altına imzamı atarım:

Her şeyden önce! Eğlenmeliyiz 🙂 Ayrıca, ilginç projeler, sevdiğimiz insanlarla birlikte gerçekleşmeli. Sonra, maddi özgürlük getirmeli. Ailemize ve arkadaşlarımıza, kişisel gelişimimize zaman ayırmak istiyoruz. Ve son olarak da, yaptığımız işlerle dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmek istiyoruz. 

Not: Kaynak ismi geçen kitaptır. Kitapla ilgili detaylı bilgi biter bitmez yazılacaktır.