rip-black-square

Baştan söyleyeyim, ben Twitter’da, orada burada yazılan mesajların suya yazılan sözcüklerden ibaret olmadığını düşünenlerdenim. Akmasa damlar misali, bazen bir dışavurum, bazen bir ortaklık, kimi zaman ise uzağında olanlara, bir saniye için bile olsa, değmek için bir  yol. Bakın, neden bunu söylüyorum:

Bir 17 Ağustos’u daha geride bıraktık, malum. Sosyal medyada ‘unutmayalım/unutturmayalım’ mesajları eşliğinde… Bilmem sizin de dikkatinizi çekti mi; tüm mesajların arasına Birgün Gazetesi’nden Cüneyt Cebenoyan’ın (bugün de Milliyet Gazetesi’nde yayınlandı) kaleme aldığı hatıratı karıştı. Herkesin derdi kendine büyüktür, evet de, bazı acılar o kadar büyük ki, kaçarı olmaz, senin de içine işler. İşledi. Bir an için verilen ‘unutmayalım/unuttrmayalım’ mesajları önemini yitirdi. Bencillik biliyorum, ben de ‘unutsun’ mertebesine geçiverdim. Samimiyetle diledim.

“Büyük travmalar yaşamamış insanlar zamanla bazı şeylerin izinin kalmaması gerektiğini sanıyorlar. ‘Aradan bilmem kaç yıl geçmiş, artık bazı şeylerin bir anlamı kalmamış olması gerek’ diye düşünüyorlar. Bazen en yakınındaki insan en anlayışsız ve en acımasız davranan olabiliyor. Oysa, zaman bazen hiçbir şeyi çözmüyor…” sözleri yazara ait, metninden alıntıladım.

Demek ki, kimimiz 1999’un 17 Ağustos gecesini unutmak istediği anlarda dahi unutmuyor. İdeal olan, diğerlerinin bu acılara olabildiğince ortak olması… İşte sosyal medya burada devreye girebilir. Bence yani! Herkes bir şeyleri, öyle eleştiriliyor madem, suya yazsa örneğin, en azından akıllara nakşolur. Becerirsek anlar, hazmeder, çevremize de aktarırız, fena mı? Daha da makbul olan, kim bilir, belki, somut faydalar sağlarız. Sosyal medyadan destan yaratmayı beklediğimden değil ama ben destanların söze yazıldığını unutmadım. Eh öyleyse, yazmaya devam. İster suya, söze, ister Twitter’a… Ama önce akla ve mutlaka gönüle.

alarm-clock

Gözünü açarsın. Yatmadan önce aldığın Alkazeltzer’in fayda etmediğini farkedersin. Neticede, bir gece önce epey içmişsindir. Hayata karışmak zor gelir. Yataydan dikey pozisyona geçmemek için türlü bahaneler yaratırsın. Önce, eskisi kadar içmediğin için, bünyenin alışkanlığını kaybettiğini varsayarsın. Çok geçmez, gerçekle yüzleşir, yaş aldığını kabul edersin. İşte tam da burada içini derin bir mutsuzluk kaplıyorsa, geçmiş olsun. Çünkü artık spora başlamak, kilo vermek, yeni bir sevgili, ev, ya da akla her ne geliyorsa, içindeki bu mutsuzluğa çare olmayacaktır. Alkol, hayat ile birbirine, iyice karışmıştır. Yapacak daha iyi bir şeyin olmadığını kabullenerek aldığın baş ağrısı ilacının da etkisiyle, neyse ki yeniden uykuya dalarsın. Uyandığında bunların hiç birini hatırlamayacağını umarak…

İyi pazarlar.

lookie_back

Amerikalı Taylor Reeve, yüksek topuklu ayakkabılar tasarlıyor. Bu ayakkabılar da zaten sahip olduğu Taylor Says markasının son ürünlerinden. Bu ve bunun gibi pek çok eğlenceli işe imzasını atmış tasarımcı; www.taylorsays.com“da da görebilirsiniz. Ayakkabılar ile ilgili tek sıkıntım giyilebilir olmaktan çok uzak görünmeleri. Yoksa alıp salona koysam, seyretmeye doyamam.

sliding

Muhtemelen ilk kez, filmin gösterim yılı olan 1998, hadi bilemediniz 1999 yılında izlemiş olduğum Sliding Doors’u yeniden seyrettim geçen akşam. O zamandan bu yana en beğendiğim filmler arasında saymama rağmen, ana fikrini unutmamakla birlikte, kurgusun tamamen aklımdan çıkmış olması düşündürdü beni.

Oysa, filmin en önemli yönü, kader olgusunu ortaya koymak, ‘yerine şöyle olsaydı, hayat nasıl olurdu’ sorusuna kendince cevap vermek amaçlı, bir kişiye ait iki ayrı hikâyenin paralel akan kurgusu.

Demek ki, filmin kurgusu ne kadar başarılı olursa olsun, biz seyircilerin aklında, tabii ki o başarıdan aldığı güçle ortaya koyduğu anafikir ve bıraktığı lezzet kalıyor. Şimdiki filmlerde bulmakta zorlandığımız…

Uzatmayacağım ama diyeceğim o ki, siz de filmi bir göz daha seyredin. İyi geliyor.

Kaynak: imdb.com

Büfedebar! Arnavutköy’de bir süreden beri gördüğüm, ismine tutulduğum, ancak geçenlerde keşfe çıkabildiğim mekânın ismi. Son zamanlarda gördüğüm en iyi konsept. Klasik bir büfe menüsü, gayet hallicesi, sıcak bir dekorasyon ve diğerlerinde olmayan, alkol servisi. Özel menüleri var; bir mohito bir dillikaşarlı, 20 TL gibi… Daha anlatayım mı? Büfedebar. Şahane!

Yakışıklı olmanın ötesinde bir kişiliğe sahip olduğunu anlamıştık ne zamandır da bu son girişimi pek çok kişiyi yeniden şaşırtacaktır, eminim.

Tasarıma, dahası tasarım mobilyalara 1990’lardan bu yana merakı olduğunu Architectural Digest dergisine söyleyen Pitt, yine dergideki haberlerden anlaşıldığı gibi, ilk tasarımlarını da gün yüzüne çıkarmış. New Jerseyli mobilyacı Frank Pollaro ile işbirliği yaparak hazırlanan ilk mobilyalar bir düzineyi buluyor. İki yıllık bir çalışma sonrasında ilk olarak yatak tasarımını hayata geçiren ikili ardından Pitt kreasyonuna yemek masası, sandalyeler de ekliyor.

Bu ortaklık hakkında ayrıntılı bilgi alabildiğiniz Pitt-pollaro.com sitesinde ikilinin işbirliğinin Pollaro’nun Pitt’e özel bir masa tasarlayarak Fransa’da ailesi ile yşadığı şatoya göndermesi ile başladığını da öğreniyoruz. Mobilyaya olan ortak tutkuları onların yollarını birleştiriyor. İşte bu ortaklıktan çıkan ürünlerden bazıları…

Kaynak: Resimler de dahil olmak üzere Architectural Digest ve Pitt-pollaro.com

Masal niyetine dedem anlatırdı ben küçükken… Efendim yıllar önce, daha annem çocukken, sürekli yaptığı üzere, çocukları oynasınlar diye Gezi Parkı’na getiriyor. Annem, muzur olan, illa başını derde sokacak ya, bu sefer hedefi sektirmiyor. Kafasını Gezi Parkı’nı çevreleyen mermer sütunlardan ikisinin arasından geçiriveriyor. Her şey normal, değil mi? Değil, çünkü o kafayı oradan çıkarmak için bir kaç devlet yetkilisi, izin kağıtları, itfaiye, çekiç ve uzun bir süreç gerekiyor.

Taksim için onca sözün arasında, gayet sıradan ve komik de bulduğum bu hikâyenin artık beni güldürmediğini söylemek istedim sadece. Doğup büyüdüğüm bu şehirde, bundan 10 sene sonra bakıp da hatırlayacağım hiçbir görüntünün kalmayacağını anladığım için. Ben şehre yabancılaşırken şehri de bana yabancılaştırıyorlar.

Diyeceğim o ki, ben hikâyeyi dinleyeli takriben 30-35, dedem öleli ise 15 yıl kadar oldu. Hâlâ, ne zaman Gezi Parkı kenarından geçsem, gözüm sütunlara takılır, O’nu hatırlar, gülümserim. Ve bugün Taksim’i değiştirenlerin kaçının civarda bir anısı var, merak içindeyim.