Bu piknik sepetine Luxurylaunches.com’da rastladım. Tiffany & Co. üretmiş. Haberde belirtilmiyor ama sanıyorum ünlü mücevher markasının ilk piknik sepeti bu. Artık Tiffany mavisi de olarak bilinen renk kayışlarıyla Central Park (The Central Park Picnic Basket) ismi verilen bu piknik sepeti, tıpa, şişe açacağı, Hampton marka gümüş peynir ve servis bıçağı, iki Riedel şarap kadehi, ekmek ve tatlı tabakları, kumaş peçeteler ile yün battaniyesi eşliğinde satılıyor. Ücreti de 3.700 dolar olarak belirtilmiş.

central-park-picnic-basket-2-690x548

central-park-picnic-basket-1-690x473

Muhtemelen haberdarsınız; geçenlerde İngiltere’de yepyeni bir kadın dergisi yayın hayatına ‘Merhaba’ dedi. Derginin ismi, Porter. Modaseverlerin yakından tanıdığı alışveriş sitesi Net-a-porter’in ‘porter’i… “İnternet yayıncılığı öldürüyor” dedikleri bir zamanda, ‘online’cıların beklenmeyen bir manevra yaparak ‘offline’ arenada boy göstermeye karar vermesini dikkat çekici buluyorum. Hele bizde dergilerin art arda kapandığı bir dönemde…

net-porter-magazine-690x488

Burada size “Biz yanlışız, el doğru” demek istemiyorum, öyle olduğunu düşündüğüm epey zaman olsa da… Asıl ilgimi çeken, dergiciliğin şekil değiştirmiş olması. Burada, ya da dünyanın her hangi bir yerinde, eski, benim, bizim bildiğimiz, gördüğümüz dergicilik, yayıncılık yok artık. Bir süredir konuşuluyordu da, işte, Porter benim için bu savların ete kemiğe bürünmüş halidir.

Modanın yanı sıra kültür, sanat, güzellik ve seyahate dair konuların yer aldığı derginin ilk sayısında Julianne Moore ile, Uma Thurman, keza kapakta yer alan Gisele Bündchen ile harika röportajlar yer alıyor. Güzel çekimler, yorumlar, öneriler göz dolduruyor. Derginin Genel Yayın Yönetmenliği’ni bir zamanlar Harpers Bazaar’da görev almış, deneyimli editör Lucy Yeomans yürütüyor.

Öte yandan satışa yönelik bir çok teknik de uygulanıyor dergide. Sadece Net-a-porter ürünleri için değil farklı marka ve ürünlerin de yer aldığı dergide, cep telefonlarına yüklenen aplikasyonlar sayesinde tüm sayfalar ‘scan’ edilebiliyor ve sayfada yer alan ürünlerin marka, satış yeri ve fiyat bilgileri, hatta linkleri okuyucu/kullanıcı ile paylaşılıyor. Sadece haber değil dergide yer alan reklam sayfaları da ‘scan’ etme yöntemiyle okuyucusunu/kullanıcısını markaların web sitelerine yönlendiriyor.

Derginin sahibi ise, günde 6 – 8 milyon arasında değişen kullanıcı sayısıyla internetin dev, lüks mağazası haline gelen Net-a-porter  gibi bir internet devinin yaratıcısı Natalie Massenet. Massenet 13 yıl önce, o zamanki bankacı eşinin yatırımıyla kurduğu Net-a-porter’den önce Tatler isimli dergiyi yaratmış, 2010 yılında da Richemont Grubu’na satmış, girişimciliğini kanıtlamış eski bir dergici. Bir röportajında zaten, daha 2000 yılında, Net-a-porter öncesinde, işe dergiyi kurmakla başlamak istediğini belirtmiş. Basılı bir derginin, en azından bir ay süreyle, sehpaları süsleyecek olmasının markasına süreklilik sağlayacağına inanmasına rağmen, yeterli para ve ekibi olmadığı için, bu fikrini ötelemiş. Şimdi hepsine vakıf olduğundan zaar, bu defa, dergiye ait haberlerden öğrendiğim tabiriyle, ‘shoppable’ (alışverişe müsait diye çevireceğim) sayfaların yer aldığı bir dergi yaratarak eski günlere selam ediyor olmalı. Bu haliyle, yani Net-a-porter olarak online mecrada faaliyet gösterirken, hatta dijitalde ‘Edit’ isminde bir dergiye de sahipken, geleneksel anlayışta, basılı bir sürece giren ilk yayının patronu olması da cabası.

Son proje Porter’ın iki ayda bir yayınlanacağı ve her sayısının 400 bin adet basılarak 60 ülkede satılacağı belirtiliyor. Görünen o ki, iyi derginin her zaman okuyucusu ile buluşacağına inanç her yerde aynı. Burada farklı olan bu ürünün pazarlamacı tarafı kuvvetli kişiler tarafından yaratılmış olması.

Açıkçası ben de dergileri projelendirebilen, bu projeleri çoğaltabilen ve bunları hatasız, kaliteli bir içeriğe dayandırabilen, dahası teknolojiye ayak uydurabilenlerin ayakta kalacağına inanıyorum. Bu yüzden Porter’in gelişimini özellikle izlenmeye değer buluyorum.

Kaynak: PRnewswire.com

 Bu aralar vaktim var. Hep ortalamanın üzerindeydim de, bu ara film seyretme kotamın en yüksek olduğu günlerdeyim diyebilirim. Geçen ayın, benim için tabii, öne çıkan filmlerini yazayım dedim.

1- Killer Joe: Senaryosunu Tracey Letts yazmış. William Friedkin’in yönettiği Killer Joe/Katil Joe aslında bir tiyatro uyarlaması. Alt sınıf bir Amerikan ailesine ayna tutuluyor. Ama ne ayna! Sersemliyorsunuz izlerken. Çok iyi senaryo, çok iyi oyunculuk… Matthew McConaughey var diye küçümseyip görmemezlik yapmayın, çok şey kaçırırsınız.

2- Moonrise Kingdom: Bazılarının tercihi değil ama ben seviyorum bu masalsı anlatımı, çizgi film vari görüntüleri… Belli ki, Wes Anderson’un anlatım dilini de bu yüzden seviyorum. The Royal Tenenbaums’u seyrederken de çok eğlenmiştim mesela. Bu sefer büyüme yolunda çekilen ısdırabı naif bir dille anlatıyor.

3- Big Fish: Seyretmemiştim. Ne büyük bir kayıpmış. Tim Burton’un en beğendiğim filmi oldu Big Fish.

4- Cloud Atlas: Ben filmi beğenenlerdenim. Beklentim yoktu gitmeden, o yüzden sanırım, filmden çıktığımda bir cüme için 3 saat ve bu emek/para değmiş mi diye rahatsız olmadım. Rahatsız olanların da hakkı var, ayrı.

5- Vertigo: Glemiş geçmiş en iyi film kategorisinde Citizen Cane’i geride bırakıp 1’inciliğe yükselmiş Hitchcock’un Vertigo’su. Kutlamak için bir kez daha keyifle seyrettim. Unutmadan, benim zamanında düşdüğüm duruma düşmeyin! Hitchcock ile tanışmak için piyasada satılan box set’lerden medet ummayın. Vertigo, Kuşlar, Psycho mesela, onların içinden çıkmıyor. Yorulursunuz.

Türkiye ünsüzü için bile tartışadursun, İngiltere ünlülerin spermlerinin alınabildiği Famedaddy.com isimli online sperm bankasını konuştu geçen hafta. Fame Daddy daha hizmete başlamamıştı bile.

Bir kadının sperm satın alması hiç de ideal bir durum değil, taktir edersiniz. Bu spermlerin ünlü olması durumu ne kadar iyileştiriyor doğrusu bilemem ama web sitesi bunu vaad ediyor. Öyle böyle değil iddiası. Oscar ödüllü oyunculardan, meşhur futboculara kadar uzanan bir ünlü skalası var ve isteyen 15 bin pound gibi bir paraya bir ünlünün spermini alabilecek, deniyor.

Kişisel ünlü beğeninizi biraz daha netleştirmek için yer alan test de gayet eğlenceli. Böylece gönlünüzdeki ünlünün David Beckham mı yoksa Ryan Gosling mi olduğunu anlayabiliyorsunuz. Herhalde sonrasında bu doğrultuda bir sperm alınıyor. Her şeyin bu kadar absürd olduğu bir haber de site de, haliyle, dikkat çekiyor. Benim çekmişti.

Bugün haberleri kolaçan ederken konu ile ilgili başka bir ayrıntı daha gözüme ilişti. Meğer bu Famedaddy isimli site bir TV programının tanıtımı için prodüksiyon firması tarafından aylar öncesinden özel olarak hazırlanmış. Haber Telegraph gibi seçkin gazetelerin yanı sıra online olarak Avustralya, Çin’e kadar yayılmış.  Bu siteyi hazırlayanlar bildiğiniz herkesi kandırmış. Telegraph falan öğrenince haberi geri çekmiş falan, ayrı. Tamam, sahtekarlık da olmuş. Biraz. Ancak kim bu zekayı yadsıyabilir, değil mi?

Bu arada, ünlüsü, ünsüzü… Sperm donörlüğü Türkiye’de toptan yasak. Aman diyeyim!

Tamam, pahalı. Servis desen… Birkaç tanıdık sima tarafından farkedilmişsen eyvallah, onlar da yoksa işin zor. Bakmayın ben gözleme, gül böreği ve Çiğdem’in gözünden geçmiş çikolatalı krepin müptelasıyım ama öyle muhteşem bir şey de yok yiyecek. Ya da semtte çok daha lezzeti şeyleri yemek mümkün, diyeyim.

Gel gör ki, ben ve benim gibi daha birçokları olduğunu da biliyorum, onlar, sürekli Bebek Kahve’de alıyor soluğu.

Kendi adıma şunu söylemem gerekir. Her şey ve her yer bu kadar hızlı değişirken Bebek Kahve’nin kendisini değiştirmiyor (yenilemiyor demiyorum bakın) olması bile orayı tercih etmem için başlı başına bir sebep. Sandalyelerden üzerlerinde oturanlara kadar her şey bildik, tanıdık. Bunun bünyede yarattığı konforu da her yerde bulmak maalsef pek mümkün olmuyor artık.

Ayrıca kimlikler üzeri bir yer olması da cabası. Kimse kimseye ilişmiyor, yargılamıyor, yadırgamıyor.

Kahve ekibinin, sahibinden aşçısına, tamamının çok özel olduğunu da düşünüyorum.  Her biri ayrı telden çalan, bu renkli insanların bir yerde toplanmış olması bile hayrete ve taktire şayan cinsten.

Bir de, Bebek’te yahu. O istilaya, kalabalığa rağmen, var mı Bebek gibisi?

Ünü İngiltere’yi çoktan aştı, buralarda da gayet tanınıyor. Bu sebeple direkt konuya giriyorum.

Şöyle ki; Jamie Oliver, gerek televizyon programları gerekse kitaplarıyla yıllar içinde edindiği ününe ün, bankadaki hesabına da daha çok para eklemenin dışında faydalı işlere de imza atıyor.

10 yıl önce örneğin, şimdiki adıyla The Better Food Foundation‘u (daha iyi yemek için bilinçlendirme çalışmaları yapan vakfın kuruluşundaki ismi Jamie Oliver Vakfı idi) kurdu. Bu vakıf ile okullara girdi, örencilere sağlıklı beslenmeyi anlatıyor. Öte yandan, Fifteen adlı bir restoran açtı, burada sektöre (parasız) vasıflı eleman yetiştiriyor. Bu arada vakfın ikinci 10 yılında yapacakları için para toplamayı da ihmal etmiyor.

İşte The Big Chair (büyük sandalye) Oliver’in para bulmak için organize ettiği ‘büyük’ projelerinden bir tanesi.

Aralarında Christopher Bailey gibi ünlü aktörlerden tutun da Tracy Emin gibi, yine meşhur tasarımcının yer aldığı 20’den fazla sanatçı vakıf için Fritz Hansen’in Ant sandalyelerini tasarlıyor.

Sandalyeler hem online müzayede yoluyla hem de vakfın 10’uncu yıl gecesinde yapılacak çekilişle sahiplerini bulacak.

Kaynak: www.jamieoliver.com 

18’i altın olmak üzere 22 madalya ile ismini dünya spor tarihine kazıyan, 27 yaşındaki yüzücü Michael Phelps, Londra Olimpiyatları’nın tartışmasız en çok konuşulan ismi oldu. Olimpiyatlar bitti bitmesine ama devir artık Michael Phelps devri.

Daha dün akşam televizyonda Head & Shoulders şampuanlarının reklamında gördük onu. Ancak Phelps esas skorunu Louis Vuitton’un yeni reklamlarıyla yaptı.

Bugüne kadar Angelina Jolie, Sean Connery ve Bono gibi milyonların imrendiği isimleri reklam yüzü yapan Louis Vuitton’un yeni reklam yüzünü ise yine, Amerika’nın en popüler portre fotoğrafcısı, Annie Leibovitz görüntüledi.

Bu fotoğraf daha manidar. Phelps burada, rekorunu kırana kadar en çok madalya (18) kazanma ünvanını elinde bulunduran Sovyet jimnastikçi Larissa Latynina ile birlikte.

Kaynak: Telegraph

“Fifty Shades of Grey” isimli kitabı sonunda ben de okudum. Hani şu, İngiliz televizyoncu E. L.  James’in, Avusturalya’da basılıp Amerika ve İngiltere başta olmak üzere, dünya genelinde milyonlarca satan erotik üçlemesinin ilkinden bahsediyorum.

Kitap eleştirmeni değilim ama bu kitabın büyük bir edebiyat başarısı olmadığını söylemek zor değil. Zaten, sanıyorum, amaç da o değil.

Kitabın konusunu kısaca anlatmak gerekirse… Üniversite son sınıf öğrencisi Anastasia Steele’in genç, yakışıklı ve çok başarılı işadamı Christian Grey ile arasındaki ‘tutkulu’ ilişkinin başlangıç bölümünü içeriyor kitap.

Tutkulu kelimesine dikkat çekmeye çalışmam buradaki ilişkinin daha çok Grey’in kararları doğrultusunda, sado-mazo bir takım istekler üzerine kurulu olmasından… Şahsen bu duruma ‘aşk’ demeye dilim varmadı.

Olsun, siz benim burun kıvırdığıma bakmayın. Şaka değil, bugüne kadar en çok satan kitapların arasında yer alıyor ‘Fifty Shades’ serisi. Ben bu yazıyı yazarken, kitabın çıkış tarihi Nisan 2012’den bu yana, basılı ve internet üzerinden 53 milyon adet kitabın satıldığı söyleniyor. Tabii ki okuyucuların büyük bir kısmı kadın.

İlginç olan da bu zaten.  Günümüz kadınlarının -ki bu kadınların özgür, iş sahibi olduğu da belirtiliyor- bu -bence tabii- gayet vasat kitabı ellerinden düşüremiyor olma gerçeği. Şahsen bir sosyoloğun bu durumu açıklamasını isterdim.  Benim naçizane yorumum ise sevimsiz.

Kadınlar güçlendikçe erkekte görmek istedikleri güç de artıyor. Eskiden para, çevre, meslek gibi etkenler yeterdi, sanıyorum artık gücü somut bir şekilde görmeden tatmin olmakta zorlanılıyor. Bir de… O kadar aşk yoksunu olundu ki, genç iki insanın garip ilişkisi mastürbasyon niyetine işte, okunuyor.

Üçlemenin şimdilerde Hollywood’da filme çekilmesi gündemde. Türkiye’de ise Remzi gibi büyük kitabevlerinde ‘bestseller’ bölümlerinde yerini aldı, yakında bir yayınevi tarafından da Türkçe okunabileceğinin haberleri internette dolanıyor.

Bana gelince… Üçlemeyi tamamlar mıyım? Yok, ben sadece belgesel izleyip, ansiklopedi okuyorum.

Çağdaş Ertuna, geçen gün Milliyet Cadde’de Newsweek’in bu haftaki kapak konusu, “internet bağımlılığı” üzerine bir yazı yazmış. Yazıda, her türlü alet edevattan haftada 38 saatten fazla internete girenlerdensen, tabiri caizse “ayvayı yediğin” anlatılıyor. Merak ediyorsanız buradan okuyabilirsiniz. Üşendiyseniz ben söyleyeyim:

Cümleten geçmiş olsun. Nur topu gibi bir bağımlılığa (daha) sahibiz. Bu yazıyı burada yazan ben de, okuyan sen de… Şimdi sakin sakin dağılabiliriz tabii ama bu gidişat benim kafamı kurcalıyor. Yakın bir zamanda ‘aynı masada Twitter’dan birbirine mesaj yollamanın’  ötesinde bir hayat bizi bekliyor.

Çin’de mesela, Hai Di Lao diye bir lokanta zinciri, restoranlarına tele-görüntülü ekranlar yerleştirmiş. Bu ekranlar sayesinde artık müşteriler, uzakta yaşayan yakınlarıyla, video bağlantısı sayesinde başbaşa yemek yiyebiliyormuş. (Trendwatching.com’daki haberde durum “yakınları ile yemek yemenin tadını çıkarabilecekleri” şeklinde aktarılmış, “tat” kısmına özellikle dikkatinizi çekmek isterim.)

Oralara uzanmaya gerek de yok gerçi. Durex reklamları dönüyor televizyonda; rast geldiniz mi? Dijital-ask.com’a (seks değil aşk) giriyorsun, sevgilinle ya da sevgili yerine koymak istediğinle, fark etmez, sanal ortamda sevişiyorsun. Telefonla konuşacağına Facebook’tan poke’lamayı hâlâ çözemeyen bir türev olduğumdan, bu işin nasıl ya da nedenine hiç kafa yormayacağım. Çözemem.

Bu arada aklıma gelmişken; yıllar önce “Yalnız öleceğim” diye kendisine hayıflanırken, Mansur beni rahatlatmak için, yaşlandığımızda kafamıza birer tas geçireceklerini, nerede, nasıl yaşamak istiyorsak o hayatı kurabileceğimizi anlatmıştı. “Hadi leyn” demiştim o zaman. Pişmanım.

Hayır, ben de uzayda yaşamıyorum. Tabii ki internetin, ne bileyim, Twitter ve türevlerinin kullanım boyutlarının, öneminin ve doğrudur, keyfinin farkındayım. Yine de sevgiliye Facebook’tan kur, Twitter’dan nispet yapmak istemiyorum. Nerede olduğumu bilmesini istediğim insanlara adresimi bizzat söylemeyi tercih (kimi durumlarda da kabul, umut) ediyorum. Kindle’a da hâlâ direniyorum, misal. Ama ben bir örnek değilim. Dahası, bakmayın iddialı söylemlerime, yavaş yavaş, istemediğim bir şeye dönüştüğümün farkındayım. Bu yazıyı da sırf, yarın öbür gün utanacağım bir şeyler yapmaya kalkarsam, neye dönüştüğümü görmek için yazıyorum.