Yazmayacağım demiştim. Burayı iş metinleriyle doldurmayacağım… Ama kayıtsız kalamadım. 110 bin, 85 bin, 60 bin, 45 – 35 – 35 –  100 – 70 bin. Ve en son 115 bin. Ne bunlar diyorsunuz değil mi? İletişim danışmanlığını yürüttüğümüz 11. Fanta Gençlik Festivali’nin ilk günden beri gittiği şehirlerdeki katılımcı sayısı.

Rakamlar yazıya döküldüğünde anlatmak istediği intibayı yaratıyor mu, şüpheliyim. Diyeceğim, rakamlar kesmediyse sizi, bir de gelin o festival alanlarının girişindeki kuyruğu görün. Ya da konserler başladığında sahada bir yerden bir yere gitmeye çalışın. Bir de… Şarkılara eşlik edilen bölümler var, hele hele bir anda çıkartılan çakmak ve cep telefon ışıkları eşliğindeyse, işte öyle bir anı yakalayın! Tüyleriniz diken diken olduğunda diyebileceğiniz tek söz “Vay be!” oluyor.

Bu yıl sahneye önce Emre Aydın çıkıyor, ardından geçen sene olduğu gibi Tarkan… Ben her ikisini de sahnede ilk kez -henüz baştan sona olmamakla birlikte- seyrediyorum. Her ikisi de beni etkiledi. Seyirci Emre Aydın’ı seviyor, belli. Tarkan’ı söylemiyorum bile. Sevmiyorum o tabiri ama, yıkılıyor. O ve orkestrası çıkınca sahneye izleyiciye bir haller oluyor. Gözlerimle gördüm.

Ama asıl bu kadar büyük çaplı bir organizasyonun -400 kişilik bir ekip çalışıyor- gün aşırı organize ol, kurul, taşı, taşın, tekrar organize ol durumu hâlâ ağzımı açık bırakıyor. Birazdan Denizli’deki 10’uncu etap için sahaya gitmek üzereyiz ve ben hâlâ diyorum bakın!

Biz işin bir ayağıyız, tamam, ama fotoğraf büyük, çok büyük ve etkiliyici. Sözün özü, turnenin bitmesine az kaldı ve burada iyi bir iş çıkarılıyor. Taktir, tebrik falan için değil, paylaşayım istedim. Durum budur yani.

Not: Fotoğraf Sedat Mehder’e ait. Burdan alıp imzasız kullanmayın bak, bozuşuruz! İyi pazarlar.

Türkiye’yi turluyorum bu ara. Şaka değil, İstanbul’dan arabayla yola çıktığımda Haziran’ın 8’iydi, bugün Adana’dayım. Geçen süreçte tamı tamına 8 şehri, birer – ikişer günden durak yaptım. Hiç eve dönmeksizin, art arda… İşte yol haritası da burada:

Daha önümde gidecek çok şehir, iki hafta da zaman var. Sebebi yolculuğum kısaca; Fanta GF’nin Tarkan ve Emre Aydın’lı turnesi. Bu yaşta ‘groupie’ olacağım da varmış demek.

Eğlenceli mi? Birlikte olduğum insanların payı büyük, tatil değil iş için de olsa, bunca şehri geziyor olmak güzel. Kimilerini görmüştüm zaten; kimilerini yeni keşfettim; bazılarının ise başkalıklarını farkettim.

Hem yol iyidir. Bünyeye her türlü iyi gelir. En azından benim. Teptiğim her yolun önümde başka yollar açacağına olan inancımdan herhalde, kim bilir?

Uzatmayayım; gördüğümü, yediğim, içtiğim, hissettiğimi anlatırım bir ara, ama, iki yer var ki son duraklarımdan Kahramanmaraş’ta keşfettim, dayanamadım, hemen yazayım istedim.

Her ikisi de Bakırcılar Çarşısı denilen pazar yerinde bulduğum iki mağaza aslında.

Biri; Dedemin Çarıkları ya da Osmanlı Çarıkçısı olarak tanınıyor. Ünü şehri aşmış Hollywood’a kadar uzanmış hatta. Troy, Harry Potter’da falan bu ‘çarıklar’ giyilmiş diyorlar çarşıda. (Biz daha yeni keşfediyoruz onlar nasıl buluyor buraları, o da ayrı bir merak konusu.)

İsminden anlayacaksınız, ayakkabı – çanta üreten bu markanın çarşıda bir üretim atelyesi bir de mağazası var. Has deriden çarık yani ayakkabı, sandalet ve terlikleri elleriyle kendi üretiyor sahibi Mehmet Kopar. Şahidim. Bir de kibar ve yaptığı işi benimseyen bir insan ki, saatlerce konuşasım geldi. O da sağ olsun, sıkılmadan gösterdi modelleri, renkleri; anlattı ayakkabıları nasıl yaptığını, nasıl saklanıp, korunması gerektiğini.

 

Bunlar benim aldıklarım arasında ‘Gladyatör’ denilen modellerden. Gerçekten çok iyi değiller mi? Fiyat vermeyeceğim ama İstanbul fiyatının yakınından geçmediğini söyleyebilirim en azından.

Sözünü ettiğim diğer mağaza ise ahşap el işlerinin satıldığı bir dükkân. Kahramanmaraş’ta ahşap oyma sandık işçiliği çok gelişmiş, o yüzden isim vermek doğru mu bilmiyorum. Hali hazırda mobilya satan her mağazada orijinal el işi ahşap ürünler var, sandık çoğunlukla ve boy boy. Açıkçası bu sandıklar benim için fazla işli, oymalı ama zaten konum o değil.

Bu mağazalardan birinde gördüğüm tarağa dehşetle baktığımı görünce sahibi Bekir Bey, uzun uzun anlatma ihtiyacı duydu.

image

Efendim, benim ilk önce bit ayıklamak için üretildiğini sandığım bu tarakların meğersem saçı besleyen bir yönü varmış. Şöyle ki, Bekir Bey bir kere kızartılmış yağ soğuduğunda tarakları içine atıp beklettiklerini anlattı. O aslında “Patates kızartıyorsun ya, o yağı soğut, tarakları içine at” dedi de ben kendimce olaya yorum kattım. İşte, o bekletilen tarağı çıkartıp, fazla yağını akıtıp, saçını tararsan ne kepek kalırmış ne de saç sorunu.

Şaç bakımı üzerine, keza ahşap işçiliği üzerine, hava üzerine bayağı şey öğrendim mesela Bekir Bey’den ben, çay eşliğinde. Burada öyle, mağaza sahipleri oturup bayağı sohbet ediyor müşterileriyle. Çay falan söylüyorlar. Eni konu 1 liradan 5 tarak alsanız da… Evde, İstanbul’da diyelim, bu muhabbetten hoşlanılmaz, kendimden bilirim. Buralarda bir hoşuna gidiyor insanın.

Yoksa saçımla derdim yok. Tarakları yağda bekletecek kıvama da gelmedim şükür. Ama bu anlatımı sevdim ben. Bu samimiyeti… Şehrin de insanların da vaktinin bolluğunu…

Anlatıcı da iyi olunca. Yaradı zaar.

Size RayBan Wayfarer’ı anlatacak değilim. Hani şu günlerde sıkça gözüken reklamlarda sözü edilen efsane gözlüklerin yeni renklerinden birini görmenizi istedim. Hepsi bu. Sevgiler…

Fütürist. Son günlerde sürekli bu kelimeyi düşünüyorum. Türk Dil Kurumu ‘gelecekçi’ olarak tanımlamış. Falcı havalı bir kelime. Ben münnecim kelimesini tercih ederdim, ayrı. Böyle bir meslek var arkadaşlar. Yok, falcılıktan söz etmiyorum. Bildiğin ‘gelecekçi’ler var bu dünyada. İşleri gelecekten haber vermek, geleceği tasarlamak, belirlemek. Ekonomik, sosyolojil durumu değerlendiriyorlar, buna göre akıl yürütüp nelerin biz insanları beklediğini ortaya koyuyorlar. Ne ihtiyaç olacak, şartlar neyi gerektirecek? Onlar ortaya çıkaracakk, bizler de söylediklerini dinleyip moda diyeceğiz.
Neyse işte, çok kafayı taktım ben bu mesleğe. Varsa konuya dair daha fazla bilginiz, eh, bir zahmet bana ulaşınız.

Dile kolay… 39 sene! Tam 39 yıl boyunca birbirimize tahammül ettik biz. Birleştik, kaçtık, kucaklaştık, kabullendik, bazen kabullenemedik bile. Ama hep sevdik. Hatta itiraf ediyorum, ben onu sevmediğimi düşündüğümde de o beni sevmeye devam etti çaktırmadan.

Vesselam, hastalıklı bu anne-kızlık ilişkisi, kabul edelim. Azı da çoğu da bir arıza yaratıyor bünyede. Bunlara kafa yorarken sen, bir bakmışsın büyümüşsün. Kavgalar bitmiş, küsmeler son bulmuş. Vuslat!

Şanslıyım. O günleri az hasarlı atlatıp ondan da kendimden de razı oldum. Eh, o da benden razı oldu. Üstelik hala yanımda, yakınımda.

Bugün onu görmeye gitmedim gerçi. Ne diyeyim, şanslıyım işte; bir günlük sözde kutlamaların ahengine kapılmaya da hiç gerek duymadım.

Bugün yollar kalabalık olur, ben yarın, en geç öbür gün yemeğe gelirim. Güzel bir yerlere gider laflarız.

Öperim.

Ve etmediysem henüz, şöyle okkalısından… Her şey için, çok teşekkür ederim.

 

Lezzet merakı gittikçe büyüyor. Birbiri ardına restoranlar açılıyor. Artık daha fazlayemek kitapları yayımlanıyor. Yemek programları televizyon ekranından eksik olmuyor. Bu bağlamda gurme lezzetlerin artık evlerimize girdiğini söylemek de yanlış değil. Peki bunlara nasıl ulaşılıyor? Bu yönde bir rehber hazırlamaya karar verdim ve hazırlarken Deniz Gürsoy’un Oğlak Yayınları’ndan çıkmış Zengin Sofraların Lüks Tatları isimli kitabından yola çıktım. Sonra, öne çıkan davetlerde adına sıkça rastladığım, PropEVENT‘in ortağı, aşçı İnanç Baykar’ın, Nişantaşı Kantin‘in sahibi ve şefi Şemsa Denizsel’in, Nişantaşı Delicatessen ve Bebek Mangerie‘yle tanıdığımız Elif Yalın’ın, Alaçatı Su’danRestoran’ın sahibi, aşçı Leyla Tabrizi’nin, Food and Travel dergisi Yayın Yönetmeni Emel Erden’in, gastronomi yazarı ve İyiyemek.com‘un kurucusu Zeyno Gürses’in alışveriş adreslerini öğrendim. Tüm bu isimler için esas lüksün mevsiminde, taze, geleneksel lezzetler olduğunu da… İşte onların adreslerine kendi bildiklerimi de katıncaaşağıdaki liste ortaya çıktı.

ALTIN VARAK: Karşılaşmamış olabilirsiniz ancak altın, yemeklerde ve özelliklede pasta süslemelerinde kullanılabiliyor. Gıda boyası satılan yerlerden alabiliyorsunuz. İstanbul Karaköy’de yer alan Armağan Boya da yaprak/varak halinde olanları satıyor.
BADEM EZMESİ: Badem ezmesi deyince herkesin aklına Bebek Badem Ezmeci gelir. Doğrudur, bir klasiktir. Onun kadar klasik ve değerli bir başka yer de 1926′dan beri Beyoğlu Balık Pazarı’nda hizmet veren Üç Yıldız Şekerleme‘dir. Bu yıl Pera’da açılan Herşey Aşktan da dikkat çekiyor.
ÇİKOLATA: Danıştıklarımın hemen hepsi yemek işiyle uğraştığı için çikolata tercihlerini genelde Pastarom tarafından (20 kiloluk kalıplar halinde) satılan Valrhona’dan yana kullandı. Tadımlık arayanlar Bebek’teki Chocoist’i, Levent’teki Neuhaus’u ve Baylan Pastaneleri’ni önerdi.
DİNLENDİRİLMİŞ (DRY-AGED) ET: Amerikan et restoranlarında çok sık rastlanan dry-aged yani özel şartlarda dinlendirilmiş eti ilk olarak Armutlu’daki Dükkan Kasap‘tan alabildik. Şimdi Günaydın, Etçii gibi kasaplarda da bulunuyor.
EKMEK: Naan Ovens&Breakfast, görüştüğüm isimlerin neredeyse ortak seçimi oldu. Reşitpaşa’da geçen yıl Sandy Abut tarafından açıldı. Bu fırında ekmekler gerçek un ve ekşi maya ile yoğruluyor. Uzun süre dinlendirilip, ardından taş fırında pişiriliyor.
FOIE GRAS: “Foie gras’nın (fuagra okunuyor) kelime anlamı semirtilmiş ciğer,” diyor Deniz Gürsoy kitabında. Ve ekliyor: “Eğer kaz ciğeriyse Foie Gras d’Oie, ördek ciğeriyse Foie Gras de Canard deniyor. Kaz ciğeri daha tatlımsı, ördek ciğeri ise daha kuvvetli bir tada sahip oluyor.” Gurme dükkânlarda yabancı markaların ürünleri bulunuyor. Nişantaşı Kantin‘den, yılbaşı dönemi, kaz ciğerinden yapılmış pate (ezme), diğer günlerde ise tavuk ciğerinden yapılmış pate sipariş üzerine alınabiliyor.
ISTAKOZ VE BÖCEK: Eskiden Marmara Denizi’nde bolca çıkan ıstakozdan balıkçılara (ağları yırtıldığından) gına gelir, geri suya atarlarmış. Şimdi bulurlarsa hemen tezgâha koyuyorlar. Özellikle Bebek Balık Evi gibi büyük balıkçılarda ıstakoz ve böcek bulunuyor. Ayrıca www.gurmenet.com.tr adresi üzerinden Maine’den gelen ıstakoz satın alabiliyorsunuz. Karıştıranlara hemen bir ufak hatırlatma; ıstakoz kıskaçlı, böcek ise kıskaçsız olana deniyor.
İSTİRİDYE: Restoranlarımızda çok servis edilen bir lezzet değil. Tazesini bulmak, hiç kolay değil. Meraklıları için İmren Marmara‘nın sipariş üzerine getirdiğini öğrendim. Salyangoz ve kurbağa bacağı da tedarik ediyorlar. İstiridyenin canlı olduğunu, üzerine limon sıkarak anlayabilirsiniz. Büzüşüyorsa, tamamdır.
KAHVE: Caroline Koç ile Banu Yentür ortaklığında kurulan, ev tekstil ürünlerinin ağırlıkla satıldığı,Haremlique markasının şık ambalajlarda sattığı Türk kahveleri çok ilgi çekiyor. 125 gramlık kutular haricinde tek kullanımlık poşetleri de bulunan kahvelerin aromalıları mevcut. Altı poşetli kutunun fiyatı 8 , 24 adetli kutu ise 24 lira.
LAKERDA: Torik balığından yapılanı makbuldür. Şimdi daha ziyade palamuttan yapılanı bulunuyor. Conker’in lakerdaları paket halinde şarküteri ve marketlerde satılıyor. Samatya’da Etyemez Mevkii’nde Engin Gülüm’ün lakerdası meşhurlar arasında sayılıyor. Bir de Eminönü’nde Taze Balıkçı methediliyor.
LOKUM: Yakın zamana kadar lokum alacaksam Hacı Bekir ya da Divan Pastanesi’nin çifte kavrulmuşunu tercih ediyordum. Bu ara, Kuruçeşme’deki Lokum’dan alıyorum. Sultanahmet’teki Locom’u da pek duyar oldum.
ÖRDEK: Koza Gıda’nın Kemerburgaz’daki satış ofisinden katalog üzerinden perakende satış yapılıyor. Metro Grossmarket de ördek alımında bir alternatif olabilir.
PEYNİR: Makro gibi süpermarketler çok çeşitli peynirler satıyor. Ben yine de Topağacı Mania’dan, Cihangir’deki Antre Gourmet’den ya da internet üzerinden Fromages.com adresinden almayı seviyorum peynirleri. Son zamanlarda Galata Şarküteri de uğrak dükkânlarımdan biri oldu.
SOMON: Artık her markette somon ve türevlerine ulaşmak kolay. Ancak dekorasyon malzemeleri satan Ikea’nın yemekbölümünde bulunduğunu bilmeyenler olduğunu düşünerek, listeye almaya karar verdim. ‘Norveç Somonu’ denir ya hep, işte gerçeklerine Ikea’dan ulaşılabiliyor.
ŞARAP: Nişantaşı’nda yer alan Mania Gourmet, Cihangir’de yer alan La Cave şarap için en bildik adresler. Geçen aylarda Taksim’de açılan Rouge isimli şarap barın alt katında 400 çeşit şarabın yanı sıra 100′ü aşkın sert içki, ambalajlıpeynir, şarküteri ve zeytinyağı gibi gurme ürünlerin satılacağı belirtiliyor.
HAVYAR VE BALIK YUMURTASI: Beyoğlu Balık Pazarı’nın en eski esnaflarından biri Balıkçı Reşat’tır. 1941 yılından bu yana aynı yerde, İstanbul’un tanınmış restoranlarına hizmet veriyor. Söz konusu balık yumurtası ve havyar olunca doğru bilgi ve hizmet alabileceğiniz bir adres.
ŞARKÜTERİ: Şarküteri kelimesi yurtdışında daha çok salam çeşitleri için kullanılır. Bizde kahvaltılığı da kapsıyor. En iyi şarküteriler Kurtuluş’taki Tuşba’da, Beşiktaş’taki Yıldız Market’te, Dolapdere’de (Kozmaoğlu) İdeal Salam‘da, Şütte’lerde, Bebek Santral’de ve Karaköy Namlı‘da bulunuyor.

Laf aramızda kitap 2005 yılında yayınlanmış; benim elime geçen gün geçti. Eski bir dergici olarak doğaldır ki, çok da ilgimi çekti. ‘A Dash of Daring’. 1932 – 1957 yılları arasında Harper’s Bazaar’ın yayın yönemenliği görevini üstlenmiş ‘efsane’ Carmel Snow’un hayatının anlatıldığı bir kitap. Kitabın Amazon.com’dan aldığım kapak görselinden de anlayacağınız gibi Penelope Rowlands tarafından kaleme alınmış. Şiddetle tavsiye ederim. Hele siz de modaya, ya da en azından dergilere karşı dayanılmaz bir ilgi duyuyorsanız… 


 

Uzun zamandır beklenen Sex and the City 2 filminin mekânı için Ortadoğu”nun seçilmesi hiç de tesadüf değil. Çünkü lüks pazarı bir süreden beri Avrupa’da değil, Doğu’da büyüyor.

Malum, uzun zamandır beklenen film Sex and the City 2 bu aralar sinemalarımızda gösteriliyor. Haliyle de konuşmalarımızda oldukça yer ediniyor. Ben filme bayılmadım gerçi, ancak işin bu kısmını tartışmayı sinema eleştirmenlerine bırakıyorum. Filmi nasıl bulduğum sorulursa “Oldukça lüks,” demekle yetiniyorum. İlgi alanım olduğu için; ama daha önemlisi, filmin “yeni lükse” ayna tuttuğuna da inandığım için… Zira kriz döneminin gerginliğine dem vuran filmin ana karakterleri, kendilerini lüksün kollarına atıyor. New York”ta tanışılan bir şeyhin davetiyle Abu Dabi”deki (her ne kadar aslen çekimler Fas”ta gerçekleşmiş olsa da) ultra lüks otelde konaklamak üzere yola çıkıyorlar. Bu seçimi çok manidar bulduğumu söylemem lazım. Trend belirleyici bir film olduğu su götürmez. Böyle bir filmde dünyanın herhangi bir noktası değil de Ortadoğu”nun seçilmiş olmasının tesadüf olmadığı kanaatindeyim. Neden mi? Kaynaklar bugünkü oyuncularıyla oluşan lüksün 1800″lü yılların sonunda Avrupa”da kişisel girişimlerle doğduğunu gösteriyor. İşte o zamanlar lükse sadece ürün olarak değil, bir tarih, en üst seviyedeki kalite ve genellikle de şımartılan bir alım süreci olarak bakılırmış. Lüks konusunda yazılmış ender kaynaklardan biri olan ve daha önce de bu sayfalarda sözünü ettiğim, Dana Thomas tarafından kaleme alınmış Deluxe isimli kitapta şöyle yazar: “Lüks, üst sınıfın doğru kulübe üye olması veya doğru soyadına sahip olması kadar doğal ve beklenilen bir şeydi. Ve çok sınırlı sayıdaki, son derece elit müşterileri için -çoğunlukla sipariş üzerine- az sayıda üretilirdi.” Şimdi sektörün bu anlayıştan çok uzak gelişmekte olduğunu söylemek hiç zor değil. Bir kere sektörü artık kişiler değil, milyar dolarlık gruplar ellerinde tutuyor. Bunlar da haliyle firmalarının geleceği için büyümeye odaklanıyor. Ancak pazar, bir süredir lüksün ana yurdu Avrupa’da değil Doğu’da büyüyor. Zaten rakamlar 2010 yılında en büyük büyümenin yüzde 15″lik oran ile Çin”den beklendiğini gözler önüne seriyor. Uluslararası danışmanlık şirketi Bain & Co. tarafından yapılan araştırma Çin”i, yakın zamana kadar beklenenin aksine, Brezilya ya da Hindistan”ın değil, Ortadoğu”nun takip edeceğini gösteriyor. Haziran ayı başında Paris”te gerçekleşen “Reuters Küresel Lüks Zirvesi”nde de en çok konuşulan konulardan biriydi bu. Reuters muhabiri Astrid Wendlandt”ın yazıları, lüks üreticilerinin bu bölgede nasıl konuşlanacağını tartıştığını gösteriyor. Wendlandt analistlerin lüks üreticileri bölgenin göz bebeği Dubai konusunda uyardıklarından söz ediyor mesela. Vergi cenneti şehrin lükse doyması ihtimaliyle üreticilerinin komşu ülkelere göz kırpmaları salık verilmiş. Rota olarak gösterilen yer ise, Abu Dabi! Wendlandt”ın yazılarından (2 Haziran- Reuters) Louis Vuitton, Hermes, Valentino, Van Cleef & Arpels ve lüks kozmetik üreticisi La Prairie”nin Ortadoğu”yu, Çin”den sonra en önem verdikleri pazar olarak gören gruplardan olduğunu öğreniyoruz. Ortadoğu lüks pazarının yıllık 7 milyar avroya ulaşarak, global pazarın yüzde 4.5’ini oluşturduğunu da… Örneğin ünlü mücevherci Van Cleef & Arpels satışlarının 5’te 1’ini Ortadoğu’da gerçekleştiriyormuş. Beş yıl önce burada mağaza açan firma bu yıl Kuveyt, Katar ve Abu Dabi”de mağaza açma hazırlığı içindeymiş. Aynı zirvede Hermes”den de bu yönde bir açıklama geldiğini belirtiyor Wendlandt. Temmuzda Beyrut”ta bir mağaza açacağını duyuran firma, seneye Kuveyt”te ve Abu Dabi’de mağaza açacağını belirtmiş. Bu kadar örnek bile, batı merkezli firmaların, lükse doymuş Avrupa pazarında hizmet kalitesini artırmakla yetinirken, Ortadoğu”da birbiri ardına mağaza imtina etmediklerini gösteriyor. Geriye, Sex and the City“nin yine bir akımı önceden fark edip perdeye yansıtmış olması karşısında duyduğum hayranlık kalıyor. Her ne kadar filmde gördüğüm lüks anlayışı gözümü korkutsa da…


Lüks pazarı bu yıl yüzde 4 büyüyecek
Halihazırda küresel lüks pazarının büyüklüğü 158 milyar sterline erişti. Her ne kadar büyüme rakamları 2007″ye ulaşmadıysa da, bu yıl tekrardan artıya geçileceği öngörülüyor. Uluslararası danışmanlık şirketi Bain & Co. 2009″da, tarihin en hızlı çöküşüyle, yüzde 8 daralan pazarın bu yıl yüzde 4″lük bir büyüme gerçekleştireceği tahminini yürütüyor.

Not: Bu yazı Sabah Pazar Eki”nde yayınlanmıştır.

Para harcama alışkanlıklarımızın değiştiği artık bir sır değil. Bu sebeple zaten markalar da ürünlerini sattırmak için çeşitli yöntemlere başvuruyor. Yerli markalar daha çok hediye dağıtırken yabancılar dernek ve vakıflarla iş birliği        yaparak alıcısını hayır işlerine yöneltiyor.

Türkiye’de şimdilik durum tatil, para puan gibi hediye avantajları sağlanmasıyla sınırlı. Örneğin Beymen, 2 bin liraydı yanlış hatırlamıyorsam, bir meblağ tutarında alışveriş yapanları Çeşme Sheraton’a gönderiyor. Bu arada Çeşme Sheraton da ziyaretçilerine İtalya seyahati vaad ediyor.

Yabancı markaların farklılaşma çabalarının ardında ise daha ulvi girişimler göze çarpıyor. Bunun son örneğini Jimmy Choo’da görüyoruz. Elton John Aids Vakfı ile iş birliği yapan ünlü ayakkabı markası Project Pep isimli yeni bir koleksiyon hazırladı. Geçen hafta gürücüye çıkan koleksiyondaki parçalara taliplilerin çok olduğu söyleniyor. Bilezik, çanta ve ayakkabılardan oluşan koleksiyondaki parçaların fiyatları 80 ila 950 dolar arasında değişiyor.

Hemen aklıma gelen bir başka marka ise Versace.  Neredeyse iki senedir, sanat yoluyla çocukları iyileştirmeyi hedefleyen Art Unites ile çalışmalar yaptığı biliniyor. İki kuruluş en son temmuz ayında bir araya gelmiş, 500′ü sağlık sorunları yaşayan, 900′ü de deprem mağduru bin 400 kadar çocuğun ’arkadaşlık’ temalı resimlerinden yarattıkları çantaları tanıtmışlardı. Doğal olarak, her biri farklı bu çantalar dünya genelindeki Versace Mağazaları’nda 250 dolardan satılıyor. Gelirin ise çocuklara ulaşılan yardım derneklerine aktarılacağı söyleniyor.

Yakın zamana kadar ülkemizde de mağazası bulunan Amerikan çanta üreticisi Coach da geçen yıl ünlülere çanta tasarlatmış, bu çantaların satışından edilen geliri de hayır kurumlarına bağışlamıştı. Amerika’da Brooke Shields gibi ünlülerin katıldığı bu kampanyanın bir ayağı da Türkiye’de yapılmış Tarkan, Gülse Birsel gibi 29 isim olaya dahil olmuştu. Ortaya çıkan çantalar 2 bin 500 liradan alıcı bulmuş, ertesinde elde edilen 70 bin liranın üzerindeki gelir de Bizim Lösemili Çocuklar Vakfı’na bağışlanmıştı.