İkinci el tasarım mobilyaların satıldığı mağaza fikrini önemsiyorum. Sonra… 2002 yılından bu yana İstanbul, Etiler’de yer alan showroom’un uluslararası düzeyde olduğunu düşünüyorum.  Ayrıca sahiplerinden, ikinci el ürün satmalarının ardında bir felsefe yattığını da biliyorum. Yoksa Dank! kurulduğunda ne ikinci el ürün satmak modaydı (vintage da deseniz durum değişmiyor) ne de kriz vardı.

Geçenlerde öğrendiğim bir bilgi Dank!’a dair bu ve benzeri düşüncelerimde çok da taraflı olmadığımı gösterdi. Mohini AVM’nin otoparkında çeşitli mobilya ve aksesuarların kullanılmış, sergilenmiş, defolu, defosuz ikinci ellerini satmaya devam eden bu oluşumun reklamları ardı ardına uluslarası ödüllere layık görüldü.

DDB&Co’dan Karpat Polat ve ekibi tarafından, Dank!’ın varoluş sebebini “kullanıma hazır, hatta hazır kullanılmış, hesaplı mobilyalarda yıpranan sadece fiyatıdır” mantığı altında hazırlananı kampanya, önce, Temmuz ayında Cannes’dan ‘bronz aslan’ ile dönmüştü. Kampanya daha sonra, reklâm dünyasının Oscar’ı olarak kabul edilen, Avrupa’nın en yaratıcı reklâmlarının ödüllendirildiği ve Marketing Türkiye’nin Türkiye temsilciliğini yürüttüğü EPICA”nın ’Grand Prix – Epica D’or’ Basın ödülüne layık görüldü.

Para harcama alışkanlıklarımızın değiştiği artık bir sır değil. Bu sebeple zaten markalar da ürünlerini sattırmak için çeşitli yöntemlere başvuruyor. Yerli markalar daha çok hediye dağıtırken yabancılar dernek ve vakıflarla iş birliği        yaparak alıcısını hayır işlerine yöneltiyor.

Türkiye’de şimdilik durum tatil, para puan gibi hediye avantajları sağlanmasıyla sınırlı. Örneğin Beymen, 2 bin liraydı yanlış hatırlamıyorsam, bir meblağ tutarında alışveriş yapanları Çeşme Sheraton’a gönderiyor. Bu arada Çeşme Sheraton da ziyaretçilerine İtalya seyahati vaad ediyor.

Yabancı markaların farklılaşma çabalarının ardında ise daha ulvi girişimler göze çarpıyor. Bunun son örneğini Jimmy Choo’da görüyoruz. Elton John Aids Vakfı ile iş birliği yapan ünlü ayakkabı markası Project Pep isimli yeni bir koleksiyon hazırladı. Geçen hafta gürücüye çıkan koleksiyondaki parçalara taliplilerin çok olduğu söyleniyor. Bilezik, çanta ve ayakkabılardan oluşan koleksiyondaki parçaların fiyatları 80 ila 950 dolar arasında değişiyor.

Hemen aklıma gelen bir başka marka ise Versace.  Neredeyse iki senedir, sanat yoluyla çocukları iyileştirmeyi hedefleyen Art Unites ile çalışmalar yaptığı biliniyor. İki kuruluş en son temmuz ayında bir araya gelmiş, 500′ü sağlık sorunları yaşayan, 900′ü de deprem mağduru bin 400 kadar çocuğun ’arkadaşlık’ temalı resimlerinden yarattıkları çantaları tanıtmışlardı. Doğal olarak, her biri farklı bu çantalar dünya genelindeki Versace Mağazaları’nda 250 dolardan satılıyor. Gelirin ise çocuklara ulaşılan yardım derneklerine aktarılacağı söyleniyor.

Yakın zamana kadar ülkemizde de mağazası bulunan Amerikan çanta üreticisi Coach da geçen yıl ünlülere çanta tasarlatmış, bu çantaların satışından edilen geliri de hayır kurumlarına bağışlamıştı. Amerika’da Brooke Shields gibi ünlülerin katıldığı bu kampanyanın bir ayağı da Türkiye’de yapılmış Tarkan, Gülse Birsel gibi 29 isim olaya dahil olmuştu. Ortaya çıkan çantalar 2 bin 500 liradan alıcı bulmuş, ertesinde elde edilen 70 bin liranın üzerindeki gelir de Bizim Lösemili Çocuklar Vakfı’na bağışlanmıştı.

Bugün size kazara elime geçen bir kitaptan bahsedeceğim. Kitap lüks otel denince akla gelen ilk isimlerden Four Seasons’ın kurucusu ve başkanı Isadore Sharp tarafından kaleme alınmış. İsmi de ‘Four Seasons: The Story of a Business Philosophy’ yani Four Seasons felsefesinin hikâyesi…

Geçen gün sonunda elime ulaştı. Isadore (yakınları Issy diyor) Sharp’ın yazdığı kitaptan bahsediyorum. Isadore Sharp, lüks otel denince akla gelen bir, iki isimden biri olan Four Seasons’ların kurucusu. 78 yaşında olmasına rağmen, hâlâ daha otel zincirinin başkanlığını yürütüyor.

Kitap da zaten Sharp’ın bu başarı hikâyesini anlatıyor. İsmi ‘Four Seasons: The Story of a Business Philosophy’. Türkçesi, Four Seasons felsefesinin ardındaki hikâye.

Kitap geçen Nisan ayında kitapçılarda yerini aldı. Bence asıl önemli olan, kitapçılarla birlikte tüm Four Seasons yöneticilerine de gönderilmiş olması. Zaten benim de kitaptan haberim Beşiktaş’taki The Bosphorus’ta çalışan bir dostum vasıtasıyla oldu.

Polonya göçmeni Yahudi bir ailenin Kanada’da sıfırdan başlayan hikâyesinin 35’i aşkın ülkede 83 otelde devam etmesinin ardında meğer dört ana prensip varmış. Kendisi bunları stratejik kararlar olarak adlandırıyor. Uzatmayacağım: Kalite, hizmet, kültür ve marka…

HİZMETİ MCDONALD’S’DAN ÖĞRENİYOR

Bu mu diyeceksiniz? Değil tabii. Bu dört ana unsurun arkasında yatan felsefeyi Sharp’ın kaleminden okumanızda fayda var, tabii ilgiliyseniz. Ben burada ilgimi çeken, hoş bulduğum bazı anektodları anlatmak istedim.

Örneğin, Isadore Sharp aslen babası gibi inşaat ile uğraşıyor önceleri. Eşi Rosalie ile evlendiğinde balayı için gittikleri otelin kötülüğü karşısında “Böyle bir otel bile para kazanıyorsa daha iyi bir otelden daha fazla kazanmak mümkün” fikri doğuyor.

Otel için ortak ve yatırımcıları bulduktan sonra iş isim aramaya geliyor. Akla gelen ilk isim ‘Thunderbird’ (Amerikan hava kuvvetleri savaş uçakları akrobasi takımı). O ismin başkaları tarafından kullanıldığı ortaya çıkınca ortaklardan birinin Münih’te sevdiği başka bir otel akla geliyor: Vier Jahrzeiten isimli otelin İngilizce’de karşılığı Four Seasons, yani dört mevsim.

Ve en ilginci de, henüz yeni uluslararası bir marka olduğu dönemde, Four Seasons ekibine hizmet kalitesini Mc Donalds’ları örnek göstererek öğretiyor. Yanlış duymadınız! Toronto Mc Donalds’ın başındaki yakın arkadaşından şirket seminerlerine katılmak için izin istiyor. Hatta Sharp’ın yakınındakiler bu fikre çok gülüyor. Sharp’ın onlara cevabı ise “Lüks olan her zaman kaliteli demek değildir. Kaliteli olmak için müşterinin istediğini sürekli verebilmek gerekir. Bu da performansla gerektirir” oluyor.

İLKLERİN ADAMI

Issy otelcilik konusunda hiç bir eğitimi olmamasına rağmen aldığı tüm kararlarda kendisini müşteri yerine koyuyor.

Örneğin formaliteyi sevmiyor. Bu yüzden üniformaları şık ama formaliteden uzak olduğunu düşündüğü için düz siyah renk yapıyor.

Çok kadınla büyüdüğünden (üç tane kız kardeşi var) büyük el ve vücut havlularını ilk o kullanıyor. Yine kadınların saçlarını sabunla yıkamaktan hoşlanmadığını bildiğinden banyolara ilk şampuanı o yerleştiriyor. Otelde sigarasız katları da ilk o akıl ediyor.

Bir ortağının önerisiyle Toronto’daki ilk otelin 1961’deki açılışında park alanına Kanadalı sanatçıların eserlerini asmaya karar veriyor. Bu uygulama sekiz yıl Four Seasons’cular tarafından gerçekleştiriliyor. Ondan beri de, günümüze kadar hatta, Toronto’nun Belediye Binası’nda, en büyük açık hava etkinliği olarak bu uygulama sürdürülüyor.

Lüks telefon üreticisi Vertu’nun yaratıcılarından Hutch Hutchison ile Fransa’da bir araya geliyorum. Lüks iletişim sektörünün yaratıcılarından birini bulunca sormadan edemiyorum. Ağırlıklı olarak erkeklere hitap eden bu telefonların sırrının güçten geldiğini öğreniyorum..

Vertu telefonlarının fikir babası, tasarımcı Frank Nuovo. Nuovo, Nokia’nın baş tasarımcısı o zamanlar. Yıl 1989. Kadınların aksesuvardan yana şanslı olduğunu fark eden Nuovo araba, saat, çakmak ve kalemin ötesinde bir aksesuvarın erkekleri mutlu edeceğine kanaat getiriyor. Neden sonra, hali hazırda çizmekte olduğu telefonların, bir erkek için önemini fark ediyor. Saat gibi sürekli taşınacak bir aksesuvar olduğunu da… Vertu’nun ilk taslaklarını çizmeye başlıyor.

Taslakların teknolojiyle buluşması on yıl alıyor. İşin bu kısmından Nuovo’nun Nokia’dan mesai arkadaşı, mühendis Hutch Hutchison sorumlu. Vertu, 1998′de Nokia’nın lüks segmenti olarak kuruluyor. İlk telefon 2002′de piyasaya çıkıyor.

3 BİN TELEFON TÜRKİYE’DE SATILDI

İşte bu lüks telefonların yaratıcılarından Hutch Hutchison ile Fransa’da bir araya geliyoruz. Vertu, faaliyetlerini bağımsız olarak İngiltere’den yürütüyor. Hutchison da. Bu arada Nuovo ise Amerika’da. Skype sağ olsun!

15 yılı deviren bu işbirliği sonucunda bugün marka 50 ülkede 500 kadar satış noktasına ulaşmış. Ana mağazalardan bir tanesi de İstanbul’da. Butiğin dışında 14 satış noktasından Vertu telefonlara ulaşılabiliyor. Ve Türkiye’de, satışa başlanıldığı Mayıs 2005′ten bu yana 3 binin üzerinde telefon alıcı buluyor.

Fiyatları 4 bin 800 Euro’dan başlayan bu lüks telefonlar yüzde 70 oranda erkekler tarafından tercih ediliyor. Nedenini Hutchison ile konuşurken daha iyi anlıyorum. Her biri el yapımı olan bu telefonların özelliklerini anlatırken oyuncaklarıyla oynayan bir erkek çocuk gibi heyecanlanıyor.

Kendisi sınırlı sayıda üretilen Vertu Ascent Ferrari’yi kullanıyor. Titanyumdan yapıldığını söyleyerek başlıyor konuşmasına.

Hiçbir bölümün sonradan boyatılmadığını, özel bir yöntemle siyahlatıldığını anlatıyor. Bu teknik çizilmeyi önlermiş. Açıkçası ben teknik terimleri anlamıyorum ama Hutchison’dan bu telefonların üzerinden araba geçtiğinde dahi bir şey olmadığını öğrendim. Ya da ekran camının sadece pırlanta ile çizilebildiğini. Seramik parçaların süsten öte, telefonun ısınmasını önlediğini. Bir de, bu telefonların babadan oğula kalabildiğini söylüyor Hutchison. Bu özellikleriyle de rakiplerinden ayrıldıklarına dikkat çekerek:

“Herhangi bir telefonun üzerine pırlanta yerleştirerek lüks yapamazsınız. Zaten olsaydı on yıl önce biz Nokia ile bunu yapardık” diyerek teknolojinin sınırlarını niye bu denli zorladıklarını ifade ediyor. Bu arada ben “Bu telefonlar çok ağır değil mi?” diyecek oluyorum. Ağırlığın telefonların kalitesini ortaya koyduğunu söylüyor. Titanyum, seramik plakalar. Bir yerde ‘malzemeden kaçılmıyor’ demeye getiriyor.

”MASANIN EN GÜÇLÜ İSMİ VERTU TAŞIYANDIR”

Hutchison’a nasıl erkeklerin Vertu kullandığını soruyorum. “Bir iş toplantısında, masadaki en güçlü kişiye bakın, muhtemelen Vertu kullanıyordur” diyor. Bu tezinde de iddialı: “CEO’lar tercih eder bizim telefonlarımızı. Dikkat edin, mesela Amerika’daki CEO’ların tamamı neredeyse uzun boylu, ince, zarif, elegandır. Tıpkı bizim telefonlarımız gibi.  Onlar da ucuz araba, saat alabilirler ama almamayı seçiyorlar. Ve Vertu kullanıyorlar.”

Avusturya’dan Kuveyt’e pasta gönderdiler

Telefonun beni en etkileyen özelliğine gelince… ‘Consierge’ hizmeti. Hani, otellerde tüm ihtiyaç ve sorularınıza cevap veren kişiler vardır. İşte o kişilere 7/24, aletin solunda bulunan bir tuşla ulaşabiliyorsunuz. Ten UK isimli İngiliz bir firma tarafından verilen bu hizmet Türkiye’de Türkçe, İlk yıl ücretsiz. İkinci yıl ise ortalama bin 250 Euro ödeniyor. Bu ‘concierge’ ne mi yapıyor? Buyurun.

■ Bir şeyhin 6 haftalık balayı planlanıyor.

■ Kuveyt’ten arayan bir müşteriye, ertesi gün Avusturya’dan ünlü pastası ‘Sache Torte’ ulaştırılıyor.

■ İngiliz bir müşteri İtalyanca öğrenmek istiyor. Öğretmenin ertesi gece evine gelmesini istiyor. Vertu Concierge müşterinin taleplerini yerine getirecek öğretmenin kontak bilgilerini temin ediyor.

■ Bir müşteri Johannesburg’da bungy jumping yapmak istiyor. Afrika’nın en yüksek yerinden yapılan atayışı ile ilgili bilgilendiriyor.

■ Bir müşteri en yakın Ferrari satış acentesinin nerede olduğunu öğreniyor.

■ Bir müşteriye gezi için fil ayarlanıyor.

(Bu röportaj Zeynep Subaşı tarafından Habertürk Ekonomi için yapılmıştır.)

 

IMG_0491

Otuz beş yıldan bu yana LV için özel tasarımlar hazırlayan Patrick Louis Vuitton ile Asnieres’deki aile evinde bir araya geldik.
 Lüks ve Gusto ismi altında yazmaya başladığımdan bu yana hayalimdi. Ne de olsa Bay Vuitton, artık şirketin yönetiminde olmasa bile, lükste dünya lideri LVMH grubunun bir parçasıydı. Gerisindeki 154 yıllık tarihi saymıyorum bile.
 Lüksü, hele de içinden geçtiğimiz zorlu bir dönemde, bu kavramın yaratıcılarından birinin ağzından dinlemek çok ilginç bir deneyim olacaktı. Öyle de oldu nitekim.

■ Lüksü tanımlar mısınız?

– Çinli bir müşterimiz dünyanın her yanında kahve eşliğinde televizyon seyredebilmek istiyordu. Ona güneş enerjisiyle çalışabilen, biri DVD’li olmak üzere, iki düz ekran televizyonlu ve ayrıca kahve makineli bir sandık tasarladık. Bu lüksü tanımlar sanırım.

■ Sizce ekonomik kriz, lüksün tanımını değiştirir mi?

– Louis Vuitton için hayır. Biz üretimden distribütör ağına kadarki tüm aşamaları kendi kontrolümüz altında gerçekleştiriyoruz. Bundan dolayı da gerçeklere çok yakınız. Lüks yani
yüksek kalitedeki ürünlere değerleri referans olur. Diğer lüks markalar ürünlerini bir gün bir fiyattan satarken diğer gün yüzde 50 indirimle satıyor. Louis Vuitton’da hiçbir zaman indirim olmaz. Her ürünün temel bir değeri vardır ve değişmez. Müşteri de bunu bilir.

■ Başka markalar ürün gamım artırıyor. Siz seyahat konseptinin dışına çıkar mısınız?

-Markamızın tarihine bağlı kalmalı, amacına uygun ürünler üretmeliyiz. Saat yaparken de, ayakkabı üretirken de yönetimin yüzde 100′ünü LV gerçekleştiriyor. Saatlerimiz İsviçre’de kurulan atölyemizde yapılıyor. Ayakkabılarımız Milano’da… O yüzden yeni ürünler ekleyeceğimize yaptığımız her işte daha da profesyonelleşmeliyiz.

■ Sizce bir ürünü lüks yapan nedir?

-Detaylar, kullandığınız materyal ve tabii ortaya çıkan sonuç.

■ Yani pahalı olmak bir neden değil, öyle mi?

-O detaylardır ürünü pahalı kılan. Bu imajdan öte bir şeydir. Örneğin Louis Vuitton alan biri mükemmel bir mal satın aldığını bilir. Sözünü ettiğim detaylar gözle görülmez ama ürünün kalitesini artırır. İşte bu lükstür.

■ Bu kadar detaycı bir tasarımcının ’sürdürülebilir lüks’ ile ilgili fikirlerini merak ettim…

-Bugünlerde bazı lüks markaların, zorlu ekonomik durumdan dolayı daha düşük maliyetli üretim kararı verdiklerini görüyoruz. Ve tabii daha düşük kaliteli… Bence müşteri markaya güven duymalı. Aklı arkada kalmamalı. Çünkü eğer müşteri markaya karşı herhangi bir konuda şüpheye düşerse, hele aynı kalitede olmadığına dair bir yargıya varırsa, bir daha hiç gelmez.

Babaannesine hayrandı görevi kabul etti

■ Bu ailenin mensubu olup da başka bir meslek seçebilir miydiniz?

– Aslında veteriner olmak istiyordum. Dedem Gaston 1970′te vefat edince, büyükannem şirketin sorumluluğunu aldı ve beni burada, atölyede çalışmaya ikna etmek için çok uğraştı.

■ Kaç yaşlarındaydınız o zaman?

-20′li yaşlarımın başındaydım.

■ Mutsuz oldunuz mu?

-Ben büyükanneme hayrandım. Şirkete ve atölyeye gelmeyi kabul etmemin sebebi de buydu. Bu yüzden çok rahatsız olmadım.

■ İlk tasarımınız hangisiydi?

-Japon bir besteci müzik sistemini yanında taşımak için özel bir sandık sipariş etmişti.

■ Bir yılda mesela kaç tane böyle özel sipariş yapabiliyorsunuz?

-300 – 350 adet kadar.

■ Ne kadar zamanda?

-Bazen 10 saat bazen ise 210 saat…

■ Siparişler nasıl hazırlanıyor?

-Müşteriyle buluşup istekleri üzerine yaklaşık bir saat konuşuyoruz. Onla isteklerini anlatırken ben de daha teknik konular hakkında açıklamalarda bulunuyorum. Onun hayaliyle benim tekniğimden ortaklaşa çıkan sonucu da genellikle müşterilerin önünde çiziyorum.

■ Tasarımlarınızın hepsinin seyahat ile alakası olması gerekiyor, değil mi?

-Her zaman. Kesinlikle mobilya yapmıyoruz.

■ Örnek verseniz…

– Örneğin bir hanımefendi uçaklarda sunulduğu şekliyle şampanya içmekten hoşlanmadığı için bize bir sipariş vermişti. Kendisine içine sadece iki kristal flüt bardak sığacak kadar küçük bir çanta yaptık. Yani özel siparişler kocaman birer sandık olmak zorunda değil

■ Kari Lagerfeld’in belgeselinde gördüğümüz i-pod çantası da küçük özel siparişlerden biriydi değil mi?

-Evet, hanımefendininki kadar küçük değildi ama.

ÇOK GEZİYOR, ÜRÜNLERİ TEST EDİYOR

Patrick Louis Vuitton sadece iş için ama bolca seyahat ediyor. Bu arada ürünlerin prototipini kullanarak test de etmiş oluyor. Ona kalsa gemiyle seyahat etmeyi tercih ettiğini söylüyor ancak sürekli dünyanın başka bir yerine gittiğinden mümkün olmadığını belirtiyor.

YATAĞINIZI YANINIZDA TAŞIYIN

Başında Patrick Louis Vuitton’un bulunduğu kişiye özel sipariş bölümünde gerçekleşen tasarımlar sınır tanımıyor. Örneğin, bir müşteri gezilerinde kullanacağı yatağı yanında istemiş. Ortaya sandığa yerleştirilen bu yatak çıkmış. Başka bir örneği bulunmayan, eşsiz ürünlerde kullanılan diğer materyallerin de kalitesinin tam olmasına dikkat ediliyor. Örneğin barda bulunan bardaklar kristal.

MONOGRAM NEREDEN ÇIKTI

Müzede yer alan bu fayansa iyi bakın? Louis Vuitton markasanın monogramı gözünüze çarpmıyor mu? Müzeyi gezerken öğrendim. Louis Vuitton’un monogramı nereden esinlenerek yarattığı bilinmiyor. Ancak üç olasılık var. Biri için, kiliselerdeki mozaiklerde sıkça kullanılan bir sembol olduğundan Louis etkilenmiş olabilir diyorlar. Biri daha da eşiklerden kullanılan sembollerden esinlenildiği yönünde. Benim en sevdiğim ise, müzenin içinde bulunduğu evin mutfağının eski duvarlarında bu seramikler döşeliymiş. insanın her gün gördüğü bir şekilden esinlenmesi çok normal tabii!

HER ZEVKE ÖZEL ÜRETİM

Müzede özel üretim seçeneklerini göstermek için çeşitli örnekler yer alıyor. Biri de gördüğünüz BMW motosiklet. LV monogramlı, seyahate uygun çantasıyla motosiklet keyfi de kişiye özel hale getirilmiş.

(Bu röportaj Zeynep Subaşı tarafından Habertürk Ekonomi için yapılmıştır.)

Sanıyorum 10 yılı geçiyor, yine aynı markanın Başkan Yardımcısı ile ilk röportajlarımdan birini yapmıştım. Bu sebeple biraz da, görüşme talebini kabul etmem uzun sürmedi. Görüşme bittikten sonra, geçen zamanda pek az şeyin değişmiş olduğunu fark ettim.
Jaeger LeCoultre, dünya lüks saat markalarının da 176 yıllık geçmişi ile en köklü ve 215 kayıtlı patenti ile en yaratıcısı hâlâ. İsviçre’de yer alan fabrikada bin kişiden fazla çalışanıyla 20 ayrı teknolojiyi kullanarak üretimi kendi başına yapmaya devam ediyor.
600′ü Türkiye’de olmak üzere yılda 50 bin kadar saati satılıyor. Geçenlerde Cannes’da 28′inci mağazaları açıldı. Yakın zamanda beş mağaza daha açılıyor. O zamanlar markayı başka bir firma getiriyordu, dört yıldır Türkiye temsilciliğini Chronos İstanbul yürütüyor. Bir yıl önce Nişantaşı’nda şık bir butikte toplandı markanın ürünleri.
Gerisini İsviçre mekanik saat dünyasının referans noktası olarak anılan Jaeger LeCoultre’un CEO’su Jerome Lambert den dinleyelim…

Diane Kruger, Leonardo DiCaprio, Clive Owen, Alicia Keys, Catherine Deneuve gibi ünlülerin de tercih ettiği saat markası Jaeger LeCoultre’un CEO’su Türkiye’ye geliyordu. Markaya olan ilgimin ünlülerin tercihi olmasından daha özel bir sebebi vardı…

■ Neden İstanbul’dasınız?

Hem markamızı sevenleri görmek hem de yeni ürünleri tanıtmak için.

■ Memnun musunuz butikten?

Evet ve bu bir sürpriz değildi. Bu mağaza gelecek vaat ediyor. Ülkenin büyüklük ve zenginliğine bakınca saat endüstrisi hâlâ küçük kalıyor.

■ Krizde bile mağaza açıyorsunuz…

Daha yeni Cannes’da açtık. Şu anda sayımız 28. Abu Dabi, Beyrut sırada. Onlarla beş mağaza daha açmayı planladık.

■ Doğu’ya doğru büyüdüğünüzü söyleyebilir miyiz?

Gelişmekte olan ülkelere doğru diyebiliriz.

■ Krizin etkilerini bu şekilde mi azaltmayı düşünüyorsunuz?

Bir kere, değer kazanmak için ekonomik olarak bunu yapmaya mecburuz. Çin’in, Türkiye’nin, Ortadoğu nun ya da Güney Amerika nın gelişimine bakınca Avrupa veya Japonya da olduğundan daha fazla değer kazanabiliriz. Ayrıca on yıl sonra bu pazarlara girmek çok daha zor olacak. Geç kalabiliriz.

■ Peki ya Avrupa?

Globalleşmeyle şunu gördük. Bizim Paris’teki müşteriler sadece Fransızlar’dan oluşmuyor ya da İngiltere de sadece İngilizler yok. Alıcıların yüzde 30-40′ı gelişmekte olan ülkelerden. Şimdi hizmeti onlara götürmek, iletişim kurmak kaçınılmaz.

■ Tarihiniz krize yaradı mı?

176 yıl! Lüks saat endüstrisi geçmişte de krizler yaşadı. Bu son yaşadığımız, yerel değil geneldi, etkisi büyük oldu. Bu kriz çok çabuk gerçekleşti. Dokuz ay önce bir günde bütün dünya yeni bir sürece girdi. Bundan önceki krizlerde bu sürece girmeden bir, iki yıl en azından, bir süreçten geçilirdi. Ama öte yandan, bu aynı hızla bu süreçten çıkabileceğimizi de gösteriyor bize.

■ 2008′i 15 milyon dolarla kapatan İsviçre saat endüstrisini nasıl etkiler?

Ama burada önemli olan ihracat rakamları. Yine de unutmamak lazım, biz lüks saatçiler, hâlâ pazarın ufak bir kesimine hitap ediyoruz.

SAATLER KÜÇÜLÜP İNCELİYOR

■ Sizi diğer lüks saat markalarından ayıran nedir?

Mekanik alanda birçok buluşumuz olmasının yanı sıra kalıcı tasarımlara sahip olmamız.

■ Lüks markaların ürün gamını genişlettiğini görüyoruz. Sizin böyle bir girişiminiz olacak mı?

Hayır. Biz mücevher yaptık çünkü çok özel bir saat ile birlikte sunmak için. O birtakımdı. Yaptığımız işe ne kadar odaklanırsak o kadar başarılı olacağımızı düşünüyoruz. Yatırım, deneyim ve enerjimizi başka alanlara harcamaktansa en iyi yaptığımız işe, saat yapımına harcamayı doğru buluyoruz.

■ Hiç daha ucuz saatler yapmayı düşündünüz mü?

İki sebepten dolayı, hayır. Birincisi, biz her şeyi İsviçre’deki fabrikamızda yapıyoruz. Çok profesyonel bir ekibimiz var. Dediğiniz saatleri yapmak başka bir iş alanına girmek demek. İkincisi, felsefemizle uymuyor.

■ Saatleri tamamen içinizde üretmek ile tedarikçilerle çalışmak arasında, ne gibi avantaj ve dezavantajlar var?

Başından beri üretimin yüzde 100′ünü bünyemizde yapıyoruz. Yeni ürünler yaratmak daha da önem kazandı. Böylece kendimizi pazardaki değişime daha kolay adapte edebiliyoruz. Bu aşamada eğer başka tedarikçilere bağımlıysanız bu süreçi zorlaşıyor.

■ Bir saati diğerinden daha iyi yapan nedir?

Bir kere, bir saati bugün beğenebilirsiniz. Onu yarın da beğeniyor olmanız önemlidir. Reverso’dan örnek vereceğim. sene önce de beğeniliyordu, bugün hâlâ beğeniliyor. Çok muhtemel ki gelecekte de beğenilecek. Prestij, fonksiyon ve işlevsellik de değer katar.

■ Siz hangi modeli takmaktan zevk alıyorsunuz?

Master Grande Tradition Tourbillon Perpetual Calender takmaktan keyif aldığım bir model. Ama tabii CEO olmanın avantajını yaşamıyor değilim. Yılda birden fazla saati kullanma
şansına sahibim.

■ Peki, son soru…

Gelecekte nasıl saatler takacağız?
Daha küçük ve ince saatler…

TARİHİ ‘İLK’LERLE DOLU

1833: Antoine LeCoultre, İsviçre’nin Le Sentier Köyü’nde ilk saat atölyesini kurdu.
1844: ‘Millionometre’yi (metrenin milyonda birini ölçebilen ilk gereç) icat etti.
1847: Kurma anahtarı gerektirmeyen kolu geliştirdi.
1903: LeCoultre & Co, en ince cep saati mekanizmasını geliştirdi. (1.38 mm.’lik mekanizma, hâlâ en ince cep saati.)
1928: Mühendis Jean-Leon Reutter, ilk ‘Atmos’u tasarladı. Masa saati Atmos’un içinde herhangi güç kaynağı yok. Enerji, ortamdaki ısı farklarından alınıyor.
1929: LeCoultre & Cie en küçük mekanik saat olan ‘Calibre 101′i yarattı. (14×4, 8×3, 4 mm)
1931: Çevrilebilir bir saat olan ‘Reverso’, Hindistan’da yaşayan İngilizlerin sert polo maçlarında sıklıkla çizilen ve kırılan saatlerine alternatif olarak tasarlandı. Saatin kadranı kendi çevresinde dönerek kapanıyor ve böylece saat zedelenmekten korunuyor. 75 yılı aşkın tarzını koruyabilen ender saat modeli oldu.
1956: Jaeger-LeCoultre, tarihin ilk alarmlı otomatik kol saati olan ‘Memovox’ modelini yarattı.
1994: Aynı mekanizmaya bağlı olarak iki ayrı zaman dilimini ölçebilen, çift kadranlı ‘Reverso Duo’ doğdu.
2004: İlk küre formlu, ‘Gyrotourbillon’ı yaratıldı.
2008: Mekanizmasında yağ veya herhangi bir sıvı olmaksızın çalışan ilk mekanik kol saati, ‘Master Compressor Extreme Lab’i yarattı.

Haberdeki insan Jerome Lambert; 176 YILLIK MARKA ONA EMANET

İş idaresi eğitimi gören Lambert ardından Lozan Üniversitesi’nde master eğitimini tamaladı. İlk olarak La Poste Suisse’de perakende ve finans alında faaliyet gösterdi. Jaeger LeCoultre’a 13 yıl önce finans uzmanı olarak katıldı.
Kısa süre sonra finans ve operasyonun başına getirildi. Aynı zamanda lojistik ve insan kaynaklarından da sorumluydu.
2001 yılında, 33 yaşında firmanın CEO’luğuna getirildi.

(Bu röportaj Zeynep Subaşı tarafından Habertürk Ekonomi için yapılmıştır.)

Ünlü mücevher markası Damiani’nin üçüncü kuşak yöneticilerinden Silvia Damiani 85′inci yıla özel kreasyonu tanıtmak için İstanbul’daydı. HT Ekonomi’nin sorularını cevaplayan beni de ‘tek taşımı kendim almamam’ gerektiğine ikna etti…

Enrico Grassi Damiani tarafından 1924′te İtalya’da tohumları atılan, dünyanın ünlü mücevher markası Damiani 85′inci yılını kutluyor. Bugün üçüncü kuşak Damianiler tarafından yönetilen markanın Türkiye distribütörlüğünü Collection-Damas Mağazaları yürütüyor. Yönetimde halkla ilişkilerden sorumlu başkan yardımcılığı görevini yürüten Silvia Damiani geçen hafta firmanın 85′inci yıla özel yeni koleksiyonunu tanıtmak üzere İstanbul’a geldi.

Bayan Damiani ile geçen hafta sona eren Cannes Film Festivali ve ardından Antalya Mardan Palace Oteli’nin açılışında boy gösteren Sharon Stone’un üzerinde görülen modeller hakkında konuşmadan önce sohbet etme fırsatı bulduk.

■ İlk mücevherinizi hatırlıyor musunuz?

Tabii ki. Küçük bir bilezikti. 8 – 9 yaşımdayken annem ile babam vermişti ilk komünyonumda (Hıristiyanlıkta şarap ve ekmek ayini). Ve ben onu ilk gün kaybettim! Sonrasında verilen davette arkadaşlarımla saklambaç oynarken bahçede bir yerlerde kaybettim onu. Çok üzülmüştüm. Sonra değerli şeylere özen göstermek gerektiğini öğrendim. Zaten ondan sonra da hiçbir şeyimi kaybetmedim.

■ Kendinize mücevher alıyor musunuz?

Tabii ki. Kendime daha yeni çok güzel, kadife mavisi safir bir yüzük aldım. Çünkü bu taşı çok seviyorum. Kaşmir safiri, Gublin sertifikalı. Çok serttir.

■ En sevdiğiniz mücevherleri sorsam…

Ben beyaz altın ve pırlanta uyumunu çok seviyorum. Duruma göre büyüklük tercihim değişiyor. İkinci sıramda ise beyaz ve siyah inciler var. Ayrıca bazı istisnalarım da oluyor. Renkli taş kullanacaksam büyük olanını seviyorum.

İyi bir saat edinin

■ Peki, bir kadının illa sahip olması gereken mücevher ne olmalıdır diye sorsam…

Bence bir kadının ilk edinmesi gereken mücevher iyi bir saat olmalı. Tabii saat takıyorsa. Saat bir mücevherdir ama aynı zamanda işlevseldir de. Hiç mücevher takmadan sadece saatimle kıyafetimi tamamladığım olur. Sonra bir yüzük derim.

İtalyan bir kadın olarak ellerimi çok kullanıyorum. Sonra da küpe. Küpe ışıltıyı gözlere yöneltir. O yüzden önem veriyorum.

■ Kadın mücevherini kendisi mi almalı?

Her zaman söylerim, bir kadının kendisine almaması gereken tek mücevher nişan/nikâh yüzüğüdür. Yani alyanstır. İlla tek taş istiyorlarsa kolye olarak alıp takmal arını öneririm. Tek taş bir yüzüğü bıraksınlar, erkek arkadaşları ya da eşleri alsın. Onun dışında her şeyi kendisine alabilir.

Londra’ya yeni mağaza geliyor 

■ Mücevherde son modanın ne olduğunu söyler misiniz?

Bugünlerde herkesin pahalılıktan yakındığı bir dönemdeyiz. Ancak insanlar evlenmeye devam ediyor. Çocukları oluyor. Yıldönümleri var. Ayrıca mücevherler kalıcıdır. Bu sebeple son dönemde klasik çizgiler daha çok beğeniliyor. Eğlenceli ve farklı olan parçalarda ise çok pahalı olmayan modeller tercih ediliyor.

■ Kriz sizi de etkiliyor mu?

Bu dönemde kimse için bir iltimas yok, kimse önünü pek görmüyor. Yine de uluslararası büyüme planımıza sadık kalıyoruz. Örneğin haftaya Londra’da bir mağaza açacağız. Bir de saat üretimine girmek istiyoruz. Belki bir İsviçreli saat grubuyla ortaklık olabilir.

(Bu roportaj Zeynep Subaşı tarafından Habertürk Ekonomi için yapılmıştır.)